AN KOLEKSİYONCUSU
Minibüs, kamyon ve arabalardan oluşan konvoy, alacakaranlıkta panayırın kurulacağı açıklığa ulaştı. Araçlar durunca her yaştan yolcu yavaş yavaş dışarı döküldü. Rengârenk dalgalar açıklığa yayıldı. Yaşlılar saatlerdir hareketsiz oturmaktan uyuşmuş bacaklarıyla sarsak sarsak ilerliyordu. Küçükler sonsuz merakla bir o yana bir bu yana saldırıyor, hiç durmadan koşuyor, bağırıyor, otların üstünde yuvarlanıyordu. Coşkuları şen şakrak çığlıklarla yayılıyor, kafiledekileri neşelendiriyordu. Ne geçmişe ne de geleceğe borçları vardı.
Ali Dayı'nın kamyonetten inmesine yardım eden Zeke Nine, şöyle bir çevresine bakıp sözde mutfağın yerini belirledi.
-Ucağı nah işte buracığa kuracağız. ’Adi be gacılar çabuk olasınız.
Ali Dayı gölgeye attıkları bir sandalyeye oturdu. Zeke Nine'nin enerjisine hayrandı. Bunca yaşıyla tüm gece yol aldıktan sonra bile fişek gibiydi. Oysa onun kemikleri sızlıyordu, çok yorulmuştu. Yaşlılık bir boka benzemiyordu.
Kadınlar, sabi sübyanı bırakıp kahvaltı hazırlıklarına girişti. En önemli şey çaydı, hemen demlenmeliydi. Tüp yakıldı, üstüne çaydanlık yerleştirildi. Gençler çalı çırpı toplamaya gönderildi. Etrafına taş dizili ocakta kocaman bir ateş yakıldı. Alev içlerini ısıttı, gönüllerini şenlendirdi. Ekmek bir yanda açılıyor öte yanda saçta pişiriliyordu. O küle patates ve soğan gömülecekti daha, bebeler buna bayılıyordu. Zehra Kadın, taze gelinleri yakındaki tepeye yiyecek bulmaya gönderdi. Arkalarından bağırmayı da ihmal etmedi:
- Aman gacılar dikkat edesiniz, mantarların kalın saplılarını tuplayasınız be ya, inceler zehirli...
Gencecik güzelcecik gelinlerden hemen yanıt geldi sevinçle, cilveyle:
- Merak etmeyesin be ya, uundan tuplarız.
Kadınlar kekik, semizotu, ebegümeci, ısırgan otu ne buldularsa artık kucaklyıp getirdi. Sıcak yufka ve lor peyniriyle dürüm pek leziz olurdu. Öğle yemeğinde mantarlı bulgur pilavı pişireceklerdi.
Erkeklerse önce makineleri, ardından çadırları kuracaktı. Elektriğin de çekilmesi gerekiyordu. Alet edevatı araçlardan indirip düzlüğe taşımaya başladılar. Koca koca makineleri dört beş kişi zor kaldırıyordu. Hasan başlarında duruyor her birinin nereye kurulacağını işaret ediyor, her bir şey ona göre yerleştiriliyordu. Onların panayırı zengindi. Atlıkarıncadan, balerine, kamikazeye kadar her şey vardı.
Zeke Nine, Alyanağın ortalıkta görünmediğini fark etti. Eşek sıpası nereye kayboldu? Aynı anda yüreği cız etti. İki ay önce babası atlıkarıncayı kurarken cereyana kapılmıştı, yetim kalmıştı küçük kız. Minibüsün içinde uyurken buldu onu. Öptü, bağrına bastı, sevdi. Sofrada yanına oturttu. Çay çoktan hazırdı. Derme çatma masalarda peynir, zeytin, reçel bile vardı. Öyle bir kahvaltı yaptılar, öyle güzel karınlarını doyurdular ki değme gitsin...
Sonra lunaparkı çatmaya koyuldular. Atlıkarınca ve zincirden başladılar işe. Dönme dolapla uçan sandalye tamamlanıvermişti işte.
Oturduğu yerde içi içini yiyordu Ali Dayı’nın. Hafifçe yan yatmış kahverengi fötr şapkası, v yakalı beyaz fanila üzerine giydiği kalın çizgili mavi ceketi, bembeyaz pala bıyıkları, kirli sakalı, kayış gibi siyah derisi çelişkilerle doluydu. Herkes çalışırken oturmak yakışır mıydı onun gibi adama. Ah ne yapsa dizleri pehlivan mehlivan dinlemiyordu. Kendi kendine mırıldandı. “Aman be ya, boşver gitsin”... Yine de içi rahat etmedi. Cebini yoklayıp eciş bücüş paketini buldu. Aldı bi' cigara eliyle düzeltti. Yakıp şöyle derin bir nefes çekti, dumanın ciğerlerini kavurduğunu hissetti. İçini karalar bağlamıştı. Çarpışan arabalar, balerin, gondol, birer birer yükseliyordu. Bacak bacak değil kazıktı sanki! Durdu. Bekledi. Seyretti. Kamikaze... Bir tane daha tüttürdü. Ah bu dizler!.. Yumruklarını sıktı. Önündeki karmaşaya göz gezdirdi. İçi yandı. Ahtapot... Bir tane daha. Derin bir nefes aldı. Dumanları burnundan savurdu. Birkaç kez öksürdü. Olmadı, dayanamadı. Cigarayı fırlattı. Oturduğu yerden ağır ağır doğruldu, yavaşça kollarını kaldırdı, başını dikleştirdi, bir ayağını öne doğru uzattı, çatlak sesiyle... Başladı oyun havasına.
Uynamaya geldik uynamaya
Düğün dernek gübek atmaya
Limuncu derler adıma
Kimseler duyamaz tadıma
Ayılana gazuz bayılana limun
Ayılana gazuzu da bayılana limun
Makineci Hasan dayanamadı, parmaklarını şaklata şaklata köşeden fırladı. Zurnacıyla davulcu hop atıldı ortaya. Toparlak güleç biri cebinden çıkardığı ince uzun tarakla gömleğinin düğmelerini çalıyordu. Ali Dayı'nın sesi artık daha gür çıkıyordu. Derken kadın, erkek, çoluk, çocuk, her biri bir yandan koştu geldi. Panayırın heyecanı içlerini sevinçle doldurmuştu. Ah baharda panayır çok muhabbetli olurdu. Gezimi tozumu bol, bayram gibi şenlikli.
Zeke Nine kulağının arkasına çılgın pembe çiçeğini yerleştirdi. Yapmaydı ama olsun varsındı. Alameti farikasıydı bu çiçek. Hafifçe geriye kaymış tülbendinin altından taranmamış saçları fışkırıyordu. Buruşuk yüzü gülüyor, iyice açılmış ağzında sağlam kalan birkaç dişi görünüyordu.
Ayılana gazuz bayılana limun
Ayılana gazuzu da bayılana limun
Yabancı, panayır insanlarını işte ilk böyle gördü.
Tuttular kolundan, çektiler aralarına...
- Sen de gelesin be abey, oynaş olalım.
Uzun boylu, zayıfça, dağınık beyaz saçlı bir adamdı. Rüzgâr ve güneşten koyulaşmış yüzünde birkaç derin çizgi vardı. Gözlerine bakınca görmüş geçirmiş gibiydi, dik duruşuna bakınca henüz gençti. Sarı güllü yazmayı yabancının beline sarıp kendilerinden yaptılar. Neşe ona da bulaştı. Yanlarında, şaşkınlıkla gülerek sarsak, acemi adımlarla dolandı durdu.
Başörtümü duladım da belime
‘Eerkesi baktırdım kendime
İlvancı derler adıma
Kimse de gelemez yanıma
Ayılana gazuz bayılana limun
Ayılana gazuzu da bayılana limun
Oyun havası bitince sardılar adamın etrafını. Etrafa racon kesen Köse Memet sohbeti başlatacak kadar ataktı.
- Abey in misin cin misin? Necisin bi deyiver? Ne işin var yaylada?
- An koleksiyoncusuyum.
- A be ne diyün yaaa, o ne ola ki?
- Dere tepe dolaşır, anları toplar, unutulmasınlar diye saklarım. Bir de meraklısına sergilerim. Gözlerimi çoğaltır, diğer insanlara veririm, onlar da hatırlasınlar diye.
Zeke Nine bu herif galiba hafif üşütük diye düşünürken, askerden yeni dönen Köse Recep adamın boynunda asılı fotoğraf makinesini farketti.
- Basbayaa futuurafçı bu yaa...
Bilmiş bilmiş bildirmişti. Kendiyle gururlandı, hafifçe göğsünü şişirdi.
- Abey ‘iç futuuraf çektin sen?
- Kimi çektin be abey, güstersene futuurafları.
Adam kamerasından fotoğrafları gösterdi.
- Aaa kız Zühre ‘adi iyisin iyisin, bak sen varsın.
- Zeke Nine de çıkmış be ya!
- Bak bak ne şugar çıkmış Ali Dayım.
Sakızını iştahla çiğneyen Fatma dayanamadı.
- Abey bi ben yokumdur be ya, unutmayasın, çekesin beni de.
- A be sus gürgüsüz garı, ayıp oluyo.
- Tamam tamam çekeceğim hepinizi. Hatıralarıma katıp, sonsuza kadar yaşatacağım, merak etmeyin.
Yüzlerdeki soru işaretlerine Ali Dayı müdahale etti, kovaladı hepsini. "Oooşt küpekler, ütülediniz adamın başını, a be susun gari”. Hem zaten çok iş vardı. “Acele edesiniz, daha tuptan çuvalları taşınacak beyaa".
- Gel beyim, otur şüle, konuşalım senle.
Derin gözleri bilgece bakıyordu. Belki de yabancıya öyle geldi.
- Konuşalım dayı. Anlat bana nereden geliyor, nereye gidiyorsunuz?
- A be göçebeyiz biz. Karlar erimeye başladığında bütün çergi panayıra çıkarız. O yayla senin bu yayla benim kunar dururuz. Daaa ki gışa kadar. ‘Avacığımız güzel olursa yatarız çadırda. Yağmur neyin yağarsa kamyunun arkasına kaçarız, hangisi denk gelirse. Annnayacağın gün olaaaa ‘arman olaaa. Gittiğimiz yerlere şoparlar da gelir, mallarını satar. Barış, görüş uluruz. Çabıtlar, tülbent kenarları, renkli çuraplar, tahta gaşıklar, tarhana, erişte, salça, bazlama, neler neler. ‘Atta bazı, büyükbaş hayvan bazarı bile kurulur.
- İşler nasıl gidiyor?
- Bazı fevkalade güzel, alışveriş olan bir durumuz olur. Gelenler gışlıklarını bizden alırsa yani. Pirinç, bulgur, fasulye, mercimek. Amma artıkım güçcük güçcük turbaylan alıyolar. Eskisi gibi değil be abey.
- Peki panayır olmadığı zaman ne iş yaparsınız?
- A be ‘urdaya gideriz, ‘amallık yaparız. Sonracığıma açarız pazarda tezgâcığımızı, ‘iç olmadı atık tuplarız be ya, çalışana iş mi yok?
Yabancı, Ali Dayı'nın söylemediklerinin de farkındaydı.
- Zor değil mi yaşamınız?
- Baba mesleğidir bu. ‘Epicağzımız büüle gördük büüle yaparız. Bırakasın artık beni. Anlatasın kendini be ya.
Diyar diyar dolaşıp çocukluğumun memleketinden arta kalanları topluyorum. Açık hava sinemalarını, panayırları, lunaparkları, mesire yerlerini, şenlikleri, fuar alanlarını geziyorum… Kahkahalarla güldüğümüz, farklı tatlarla, kokularla, seslerle ve renklerle beslendiğimiz, kışkırtıcı ve gizemli yerleri dolaşıp anları donduruyorum, diyecekti ki...
- Ben de fotoğraf çekiyorum işte. deyip sustu.
- Ne güzel be abey. Çekesin ‘epimizi, panayırımızı. Üyle koftiden değil ama güzel çekesin. Gösteresin şehirli şoparlara. Anlatasın köpük helvasını, pamuk şekerini, kaz kızartmasını. Büüüleyken büüüle diyesin, şenlik var. Söyleyesin, siz de gidin, görün, tadın diyesin.
Yabancı tam da Ali Dayı’nın söylediği gibi yaptı. Kadın kaleciyi çekti, bir gol atanlara bir paket Malboro veriliyordu. Zincirdeki dört kişilik aileyi çekti. Köpük yiyenleri, halkacıları, kamikazeyi çekti. Türk bayraklı motosiklet cambazını çekti.
Biraz ileride, bir arabanın önündeki örtüye dizi dizi sıralanmış ayakkabıları gördü. Çekti. Çıplak ayaklarını arabadan uzatmış sere serpe yatan ayakkabıcıyı da çekti. Pembe tombul yanaklı, kırmızı elbiseli küçük kıza gözü takıldı. Bir elinde şeker, ötekinde dondurma, kenara atılmış tahta ata bakan. Kim bilir aklından neler geçiyor. Onu da çekti. Taaa gün batana, alacakaranlık olana kadar çekti.
Sesler yavaş yavaş eridiğinde, ışıklar tek tük sönmeye başladığında, panayır insanlarıyla vedalaşma vakti geldiğini anladı.
Uzaklaşırken dönüp son bir kez baktı. Vadiyi sis sarmıştı.
Panayır insanları kaybolan birer hayaldi artık.
Sarı güllü yazmayı özenle katlayıp çantasına yerleştirdi.
Omuzları çökmüştü.
Derin bir nefes alıp yollara düştü.
Yeniden...