ATEŞ DİKENİ

ATEŞ DİKENİ

Duvarları sarmaşıklarla kaplı, huzurlu o küçük bahçesi olmasa, bugüne kadar ofisimizi çoktan taşırdık. Bahçe güzel olmasına güzeldi ama binanın sorunları hiç bitmiyordu. Bu yaz son dedik ve bir kış daha geçirmeden taşınmaya karar verdik.

Bahçe demiştim ya hani, o küçük bahçe neredeyse tek bir ağacın gölgesindeydi. Kışın dalları karla kaplıyken bile insanın içini ısıtan bir ağaç. Çalı diyenler de var küçüklerine ama bizimkisi kocaman, gerçek bir ağaç. Yazın sonlarında dalları küçük kırmızı meyvelerle kaplanmaya başlar, sonbahar boyunca meyveler arttıkça artar, yılbaşına yakın artık dallardan çok küçük kırmızı toplar görünür. İşte bu manzaranın sıcaklığını kartaneleri bile soğutamaz. Peki ya sesi?.. Ağacın ne kadar sesi olabilir ki? En fazla rüzgârda dalları uçuşur. Ama bu öyle bir ses değil. Onlarca serçeye ev sahipliği yaparken minik kuşlar dallar arasında fark edilmez, cıvıltıları sanki ağacın kendi sesidir. Kırmızı meyveler aynı zamanda yemekleridir. Sadece serçeler değil, uğrayıp geçen saksağanlar da alır nasibini. Yeni yılla birlikte artık meyveler eklenmez dallarına. Gün gelir kuşlar kırmızı topların çoğunu tüketmiş olur, geriye kalanlar kuruyup dökülür. Yeşil yapraklar kış boyunca dökülmeden dururken biraz sertleşir, renkleri koyulaşır.

Ağacımız baharın geldiğini sanki herşeyden önce müjdeleme çabasındadır. Yeni dallar, taze yeşil yapraklar eklenmeye başlar. Açıklı koyulu küçük yeşil yapraklarla iyice kaplanır. Sonra ne mi olur? Yazın ilk aylarında bile bozulmadan kalan beyaz çiçekler fışkırır dallarından. Birden ateşteki mısır taneleri gibi patlarlar. Kışın kuşların cıvıltılarına rağmen dingin, sakin ateş dikeni, baharla birlikte bambaşka bir his, coşku verir insana. Beyazlar çiçek değil kelebektir adeta, gün boyu uçuşur dallarda.

Beş yıl önce ilk karşılaştığımızda bu kadar uzun değildi dalları, uzadıkça uzadı. Gölgesinde oturabilelim diye sadece alt dalları budadıkça kocaman bir şemsiye formunu aldı. Güneşin tepede olduğu saatlerde bahçenin üçte ikisini gölgelerdi. Ankara’nın kızgın yaz günleri başladığında beyaz çiçekleri birer birer kuruyup dökülse de yaprakları hâlâ yeşildir. Nasıl anlatsam sanki çıtır çıtır kuru sıcak bir yeşil... O küçük yapraklar ki temmuzun ağustosun bütün sıcağını içine çeker, altında kahvelerimizi yudumladığımız serin keyifli bir gölgelik olur.

Kahve yudumlamak dedim de aklıma geldi. Ankara’da olduğumuz bir bayram günü bahçemizin keyfini çıkarmak için ofisteydik. Bayramlarda ziyaret etmeye özen gösterdiğimiz bitişik komşumuz seksenlerindeki Aygül Teyze’ye de seslenip ateş dikeninin altında kahve içmeye davet ettik. Emekli öğretmen, hoş sohbet teyzemiz kabul edip hemen bahçesinden geçiverdi. Hatta o gün bize ağacın hikâyesini de anlattı. Meğer ev sahibimizin babası onların budadıkları, sonrasında da tamamen söküp attıkları ağacın dallarından dikerek fidelemiş ağacımızı. Çimlerini sarartıyor diye dalları kendi bahçesine geçsin istemezdi. O yüzden ağacın gövdesi bahçesinin sınırında olmasına rağmen dallar sadece bizim tarafa doğru uzanıyordu.

Birlikte içtiğimiz o kahvenin ardından sonbahar ve tabii kış geldi. Bahçede ayak üstü  sohbetlerimiz devam etti.Ateş dikeni bazen bizim bazen onun bahçesinde, kimi zaman gündelik hayattan kimi zaman sitenin ilk yıllarından, komşuluklardan, komşusuzluktan sohbetlerimize şahit oldu. Ağacın altında kahve içtiğimiz bayram tekrar gelemeden Aygül Teyze’nin yorgun  kalbi bir gece durdu.

Bugün yeni ofisimizdeyim... Aynı anda hem projelerle ilgilenip hem de yerleşmeye çalışırken epey yoruldum. Bir fincan kahveyi hakettim doğrusu. Tam mutfağa yöneliyordum ki cam fanusun içindeki küçük kırmızı toplar gözüme takıldı. Eski bahçemizden kuruttuğum küçük kozalak ve yapraklarla birlikte ateş dikeninin meyveleri... Bir fincan kahve, birkaç kırmızı top... Ne çok şey hatırlattı. Artık Aygül Teyze de ateş dikeni de hatıralarımızda kaldı.

 

Özlem DENGİZ UĞUR