AYDINLIK EVLER
Okulumuz yeni tatile girmişti. Annem ve babam seyahate gidecekti. Beni anneannemle dedeme bırakmayı planlamışlardı. Birkaç gün onlarda kalacaktım. Küçük bir macera geliyorum diyordu.
Güneşli, pırıl pırıl bir Ankara sabahında yola koyulmuştuk. Bahçelievler Son Durak'tan bindiğimiz troleybüs sessizce yol alıyordu. Aniden bir kalkıyor bir hızlanıyordu. Arka kapıdan biner binmez biletçiye paramızı uzattık. Başıyla kulağının arasına sıkıştırdığı kalemi hızla eline aldı, kalemin arkasına yerleştirdiği lastikle bilet koçanından bir tam bir öğrenci bileti kopardı. Bunu yaparken kalemin diğer ucuyla çok seri bir şekilde ince uzun kâğıtların üzerini çizerek iptal etmişti. Elime aldığım biletler mürekkep kokuyordu. O koku insanı kendine çekiyor, ara sıra tekrar koklama ihtiyacı duyuruyordu.
Yıldırım Beyazıt'a doğru ilerlerken inecekler pencerelerin hemen üzerinden geçen ipi çekiyor, çın çın sesi troleybüsün içini kaplıyordu. Biraz sonra durakta trak diyerek kapılar açılıyor, ipi çeken yolcular iniyordu. Ben de ipi çekmek istiyordum ama annemden bir türlü izin alamıyordum.
Birçok otobüsün ve troleybüsün son yolcularını indirdiği veya yeni yolcularıyla harekete geçtiği Yıldırım Beyazıt durağında indik. Etraf toz toprak içindeydi. Motorları çalışan araçların yaydığı gürültü ve çıkardıkları duman etrafı kaplıyordu. Tek bir ağacın olmadığı, güneşli ve pis ortamdan bir an önce kurtulmak istiyorduk. Hızla karşı kaldırıma geçtik ve durağa yeni yanaşan Türk İş Blokları otobüsüne kendimizi attık. Yolumuz kısaydı. Birkaç dakika sonra Aydınlıkevler'in girişinde inecektik.
Dedemle anneannem bizi bekliyordu. Ben önden koşup bahçe kapısını aralamış ve tek katlı evlerinin önünde "Biz geldik" diye bağırmıştım. Kapı açılınca anneannemin kucağına atlamıştım. Kafamı başına yaslayınca yanaklarında her zamanki sabun kokusunu duyduğumu hatırlıyorum. Bu kokuyu nerede olsa gözüm kapalı tanırdım. Biz kucaklaşırken arka bahçeden gelen dedem anneme sarılmış ve konuşmaya başlamıştı.
Anneannemin kucağından inip bahçedeki hortuma yönelince dedem "Dur bakalım Küçük Bey. Hava ısındı. Bu saatte bahçe sulanmaz" demişti. Tüm hevesim kırılmıştı. Suya dokunmayı çok seviyordum. Hele hortumun ucuna baş parmağımı koyup fıskiye yapmaya bayılıyordum. Bazen güneş ışınları çiçeklere doğru giden suyun içinde kırılıyordu. Parmaklarımın ucunda gökkuşağını görmek ne güzeldi. Rüzgâr çıkınca yüzüme vuran su damlacıkları ise açık denizde dümen başında Kaptan Grant'la yolculuk ediyormuşum hissi veriyordu.
Yüzümün düştüğünü gören dedem "Gel oğlum. Arka bahçede sana bir sürprizim var" dedi. Birden merakla dedemin peşine takıldım. İki kayısı ağacının arasına ipten yapılmış salıncağı daha uzaktan fark ettim. Ortasına güzelce yerleştirilen çarşafın içine küçük bir minder de konmuştu. Hemen salıncağa yerleştim. İki elimle iplerini tuttum. "Haydi beni salla dede" diye bağırdım.
Uçuyordum. Mavi boşluğu delecek, başka bir yer ve zamana atlayacakmışım gibi geliyordu. Beni daha hızlı itmesi için dedeme yalvarıyordum. Giysilerimin kapatamadığı kollarıma ve yüzüme yaz serinliği vuruyordu. Gözlerim yaprakların arasında güneşi yakalamaya çalışıyordu. O koyu yeşillerin arasında bir görünüp bir kaybolan güneşle saklambaç oyunumuz bitmiyordu. Ağaçtan dökülen kayısıların yaydığı tatlı ekşi koku etrafa yayılıyordu. Toprağa yaklaştıkça bunu daha çok hissediyordum.
Salıncaktan inince dedemin kopardığı birkaç kayısıyı büyük bir iştahla mideme yuvarladım. Kayısıları önce ikiye bölüyor, içinde kurt var mı diye kontrol ediyordum. Çekirdeğin yanından sarkan iplikçiklere dokununca parmaklarım gıdıklanır gibi oluyordu. Çekirdeği ayırıp turuncu meyve parçalarını ağzıma atıyordum. Çiğnedikçe önce tatlılığı hissediyordum. Arkasından dağılan liflerin dilimin üzerinde oradan buraya savrulması hoşuma gidiyordu.
Derken yan bahçedeki horozun ötüşüyle irkildim. Sanki kulaklarımın dibinde bağırıyordu. Aklıma tavuklar düştü. Dedemle komşunun bahçesine geçip minik bir eve benzeyen kümese yöneldik. Tel kapının hemen arkasında tüyleri dik dik olmuş kızıl kahve horoz bana bakıyordu. Çekindiğimi gören dedem horozu dışarı bıraktı, tavuklardan birini tutup bana getirdi. Ellerimle onu yakalayınca hayvanın korktuğunu hissettim. Sanki titriyordu. Beyaz yumuşak tüyleri korkudan sertleşmişti. Dedemle onu yere koyduk. Arkasından kümese girdik. Samanların arasına gizlenmiş beyaz yumurtayı bulduk. Onu elime aldım, avucumda yuvarladım. Sıcaklığını ve üzerinde aydaki çukurlara benzeyen şekilleri hissettim.
Evin yan balkonuna açılan mutfağın dış kapısını aralayan anneannem bizi yemeğe çağırdı: "Dolma var Salih! Dolma var!" Benim adım Salih değildi ama anneannem, dolma yaptığı günler öyle söylerdi, gülüşürdük. Yemeğe geçmeden ellerimi yıkamam gerekiyordu. Küçük tuvalette zeytin yağı kokan büyük sabunla ellerimi köpürttüm. Birazını da yüzüme sürüp güzelce yıkadım. Sofranın başında yerimi aldım. Önce, en sevdiğim umaç çorbası sofraya geldi. İçinde hamur parçaları ve minik köfteler vardı. Tadına bayılıyordum. Arkasından gelen lahana sarmasını bol yoğurtla yedim. Daha önce ellerimi yıkarken mutfaktan kokusunu aldığım yassı kadayıf ise üzerinde kırılmış ceviz parçalarıyla karşımda duruyordu. Çatalla birer parça birer parça ağzıma götürürken zevkten mırıldanıyordum.
Bu evde uyulması gereken kurallar vardı: Yemek ve bulaşık işi bittikten sonra saat birdeki ajans yani haberler radyodan dinlenirdi. İşler yoluna konup biraz sohbetten sonra öğle uykusuna yatmak gerekirdi.
İşte orada kızım "Baba! N'olur bu masalı bitirme, daha uykum gelmedi" diye itiraz etti. "Kızım yoruldum. Benim uykum geldi. Şimdi gece uykusuna yatmamız gerek, yarın devamını anlatırım" dedim. Biraz üzülmüştü ama her zamanki gibi ısrar etmeliydi tabii. “Bari yarın neler olacak biraz anlat baba” diye üsteledi. “Masalın büyüsü bozulur, bırak yarına kalsın” dedim. "N'olur baba... Bir iki ipucu ver" diyerek yalvaran gözlerle baktı. Kıramadım: “Yarın sana üç tekerlekli bisikletimi yokuş aşağı nasıl sürdüğümü, gazoz fabrikasını, arkadaşım Naci'yi ve avladığım karasineklerle kışa hazırlanan karıncaları nasıl doyurduğumu anlatacağım, daha fazla ipucu yok" dedim. Güzel kızım gözlerini yavaşça kapadı, büyük olasılıkla yarının öyküsünü aklından geçirmeye başladı. Kirpikleri oynadı. İki yanağına dudaklarımı değdirdim. O an canımdan bir parçaya dokunduğumu hissettim. "Canım kızım" diyerek yavaşça yanından ayrıldım.
BSA
17 Ekim 2018
Ankara