BAĞLAR

BAĞLAR

 

Kayısılar olgunlaşmış, tam hasat zamanı gelmişti. Ağaca tırmanıp yiyeceği kadar kayısıyı yanındaki kese kağıdına doldurdu. Topladıklarına baktı, çok beğendi. Ağzı sulandı, fazla dayanamadı. Bu kadar bana yeter dedi. Bir eliyle tuttuğu kayısı dolu kese kağıdını kırılacak eşya gibi koruyarak hızla aşağı indi. Bahçedeki masaya oturdu, güneşi gören yüzleri hafif kızarmış altın rengi kayısıları bir çocuk gibi sevinerek ara vermeden iştahla yemenin mutluluğunu yaşadı. Çekirdeklerini de ziyan etmemeliyim, diye sağına soluna bakındı. Biraz ileride nehirde yuvarlanarak aşınmış taşı gördü. Verandanın taş zemininde çekirdekleri taşla kırarak içini yemeye başladı. Babasının,

- Oğlum nasılsın, dersler nasıl, çalışmaya ara verdin galiba, diye seslenen sevgi dolu sesinin geldiği tarafa başını çevirdi.

- Çalıştım bitirdim derslerimi baba, yarınki sınava bomba gibi hazırlandım, diyerek çekirdekleri kırmaya devam etti. Babası,

- O zaman, elindeki taşın çekirdekleri nasıl kırdığını bana açıklayabilirsin. 

- Çok basit, ben belirli bir gücü taşa aktardığım için kırılıyor.

- Senin gücünün önemi var ama kayısı çekirdeğinin kabuğu taşa göre daha zayıf olduğu için kırabiliyorsun.

- Haklısın... Ben bu açıdan düşünmemiştim. Halbuki bu konuları yeni çalışmıştım, deyip bilgiç  bilgiç devam etti:

- Canlılara baktığımızda moleküllerin oluşumunda yer alan elementler, en sağlam ortak bağı oluşturur. Elindeki taşın da bağları çok güçlü diyeceksin şimdi, doğru, katılıyorum. Ancak aklım hep şuna takılıyor, nasıl oluyor da taştaki elementler canlıların, örneğin insanın yapısında yer almasına karşın, taş canlı değil. Bir düşün dağın taşın canlı olduğunu: Sabah bir kalkıyorsun, evin ortasına bir yığın taş parçası gelmiş, bizim dereden... Ya da ne bileyim Ağrı Dağı'nın Erzurum'a doğru yürüdüğünü düşün... Böyle bir şey olsaydı çok farklı bir dünyada yaşardık. Belki canlılığın sırrını çözmüş olurduk. Belki de o zaman denizdeki, havadaki, karadaki kazalarda kimse ölmezdi. Örneğin bir uçağın anında yumuşak iniş yapabilecek şekle dönüşmesi ya da bir teknenin, bir geminin yüzeyini genişletip batmaktan kurtulması, bir otomobilin yolcularını koruyacak tamponlama sistemi kurması mümkün olurdu.

- Tamam, dedi babası hayret dolu gözlerle, şimdi düşünsel yetimizi koruma zamanı. Yemek hazır, bak  annen sesleniyor.

Hep birlikte oturdular sofraya, neşe ve gönençle yemek yediler.

Babası merakla,

- Nereden geldi aklına evladım, ilginç bir o kadar da şaşırtıcı düşünceler, dedi.

- Ben çalışırken, çok boyutlu düşünürüm, genel olasılıkların dışında diğer olasılıkları da aklımdan geçiririm. O konuyu kolaylıkla anımsıyorum böylelikle. Tarih boyunca bilimdeki gelişmelere bugünün koşullarında baktığımızda, hep "Vay be amma da basit şeylermiş" deriz. Halbuki o yıllarda bu buluşlar çok önemliydi. Örneğin kuduzun veya vebanın günümüzde hiçbir tehlikesi kalmadı, oysa bir zamanlar insanları kırıp geçirmişti.

Bizim bir hocamız, ilk dersinde "Herhangi bir zamanda veya yerde aklınıza gelen saçma gibi görünen soruları lütfen sorunuz, hatta size aptalca gelen soruları da çekinmeden bana sorunuz" demişti. Sanıyorum, bu söylem düşünce şeklimi, bakış açımı değiştirdi. Bu sayede belki nitel değişim yapamayabilirim ama nicel birikim sağlayabilecek yeni düşünceler yaratabilirim.

Tam o sırada, annesi, mis gibi Türk kahvelerini getirdi. Kahvelerini alıp dere kenarındaki sundurmanın altına gittiler baba oğul. Sakin bir öğle sonuydu. Ağaçları, dereyi izliyorlardı. Birden sessizliği bozan  bir patlamayla irkildiler. Yol çalışmalarının olduğu yerdeki patlamayla kaya parçalarının havada uçuştuğunu gördüler. Babası biraz da tebessümle,

- Bak kehanetin doğru çıktı, taşlar canlandı, dedi.

Gülümseyerek yanıtladı:

- Bu gizin bu kadar kısa sürede çözüleceğini beklemiyordum.

Kahve fincanının dibindeki telveye bakıp, şekil değiştirseydi ne olurdu acaba diye düşündü.

 

Celalettin TÜRKOĞLU