DÜŞ
Olgunluktan gençliğe, oradan çocukluğa bir akış bu hikâye,
bir son değil, başa, başlangıca bakış,
belki de hayatımıza bakış
Düşüyordu. Yirmi yıllık hayatının son saniyesiydi. Düşüyordu şimdi dokuz katlı yapının yedinci katından. İsteyerek değil elbette, istemeden, yanlışlıkla ama düşüyordu işte. Yoktu yapacak bir şey, etrafta onu kurtaracak birileri de yoktu. Kanatları kırık kuş gibi süzülüyordu, bitecekti az sonra bu yeterince yaşanmamış ömür. Gövdesi hafif tombuldu, üzerinde şeffaf, gümüş simden çiçek desenli motifler, boğazında yine gümüş bir halka vardı, tombulluğuna rağmen zarif mi zarifti. İlk adım attığında da kıymetliydi ama geçen sürede çok daha değerli olmuştu, değer katmıştı bulunduğu ortama, anılara... Ne çok isterdi daha uzun süre mevcudiyetini korumayı.
Hep derler ya ölüme gidenlerin hayatları gözleri önünden geçermiş ama o, kalan kısacık sürede hayatı yerine hep merak ettiyse de hiç göremediği komşularını görmeyi tercih etti.
Yedinci kat: Orada yaşıyordu, bulunduğu yerin hemen arkasında galeri hatta müze gibi bir yer vardı; yüzlerce resmin, heykelin durduğu. Monet… En çok onu seviyordu, hep huzurlu, hep dingin.
Altıncı kat: Yoğun bir kasvet var burada sanki yirminci yüzyılın tüm ağırlığı çökmüş gibi. Ürkmüş, korkmuş zavallı Joska duruyor bir köşede. Yine kaçacakmış gibi, gelişmemiş tuhaf görünümüyle Oskar Matzerath ona eşlik ediyor, tüm kötülükleri kovalamak istercesine çaldığı trampetiyle. Bir başka yerde, hasta yatağında, Pavel Nikolayeviç Rusanof, hemşiresi Hana’yı bileğinden tutmuş, yine bilgece konuşuyor: "Kanser insanlar için bir mihenk taşıdır, işte o zaman gerçek kişilikleri ortaya çıkar, korkak mı, cesur mu, o zaman anlaşılır". Diğer köşede beklemeye, boşa giden hayallerine isyan eden teğmen Giovanni Drogo gıpta edercesine bakıyor, elindeki hançeri bir o yana bir bu yana sallayarak deli gibi koşan Malezyalıya. Masa başında oturmuş kederli George Milton’a yine hayatın güzelliklerinden, mücadeleden bahsediyor Semyon Davidov, bir taraftan da göz ucuyla Gregor Samsa'daki dönüşümü izliyor.
Beşinci kat: Heyecan vericiydi, ölümsüz olmaları heyecan vericiydi. Yanlış tercihlerinin kurbanı acınası Lear, Kral! Hayatın sillesini yemiş, kötüden iyi ve müşfiğe geçmiş güçlü Jean Valjean, cesur fakat çekingen Pierre Bezukhov, hayatın rüzgârında savrulmuş, benliklerini kaybetmiş yan yana duran ama asla arkadaş olamayan üç adam: Raskolnikov, Rastignac, Julien Sorel. Ve onların önünde güzeller güzeli Elizabeth Bennet. Hepsi öylesine mağrurdu ki Pelage Ana'nın onlara “Ey insanlar birleşin… Biraraya gelin ve kuvvetli olun. Hayatın anlamı kin ve nefret değil, sevgi ve aşktır. İşte bu sesi ben şimdiden duyuyorum” demesine rağmen bir türlü biraraya gelemezlerdi. Tek ortak yanları bu katın misafiri olmalarıydı.
Dördüncü kat: En tedirgin edici kat burasıydı, macera kokuyordu.Terörist avcısı, korkusuz mağaracı, yenilmez savaşçı ve gerçek feylesof; Nicholai Hel. Karşısında tüm zamanların en korkunç ve zeki teröristi Çakal. Ufak tefek, bıyıklı, tıknaz, zeki dedektif Hercule Poirot. Öfkeli bir ejderhaya benzeyen feminist Lisbeth Salander ve bir türlü kapının önünden ayrılmayan Volkmann. Bir de oranın yıldızı, salt ortamdaki gerilimi azaltsın diye bu katta kalan "Yana yatmaz mı? Senden önce davranıp kadehine batmaz mı?" diye burnuyla alay eden şövalye Cyrano de Bergerac.
Daha hızlı mı düşüyordu? Tehlikeden kaçmak için mi yoksa başka bir sebepten mi? Ahh… Sekizinci katta yaşadığı söylenen Newton şimdi burada olsa sorardı ona, kesin bilirdi o ama ne işine yarayacaktı ki artık? İmkânı olsa durup düşünürdü: Düşüş sonlandığında sadece dokuzuncu kat hakkında hiçbir şey bilemeyecekti. Orası büyük bir gizemdi, ulaşılması en zor kat, çaresiz umutlara, hayalden öte gidemeyen çabalara, kırıklıklara ait anıların, birkaç objenin, fotoğrafların konduğu, gözden ve hayattan uzak durması istenen eşyaların iyice geriye itildiği tozlu bir yer olduğu söylenirdi daima.
Üçüncü kat: Vatan kokuyor burası, acı var, gözyaşı var, sefalet var ama en çok umut var. Duruyorlar orada hep birarada: Yaşayıp yaşamadığı belli olmayan Yaşar, Kara Cehennem Cemil, konağında değişime uyum sağlayamayan gelenekçi Naim Efendi, Kel Mahmut, Bihter... Bir köşede Bihruz Bey, arkası dönük yeni arabasını inceliyor hayranlıkla. Ağrı Dağı'nın tepesinde efsane Ahmet selam duruyor inceden inceye uzaklardaki Çukurovalı Memed’e. Aliye Öğretmen'den daha şanslı olan Feride Öğretmen sanki Shaw’un “Çok küçük yaşlarımdan beri okula gitmek için eğitimime ara vermek zorunda kalmışımdır” sözlerinin aksini kanıtlamak istercesine arzulu bakıyor koğuş gibi bir yerde yatan Hasta Çocuğa. Yanındaki Doktor Ragıp mı yoksa Hayrullah mı? Ve uğurluyor büyük şair onu, nazire edercesine “Yaşamak güzel şey be kardeşim” diyerek.
İkinci kat: Ne kalabalıktı burası, ne çok gençlik kahramanı vardı. Fogg ve Passepartout, uzun bir seyahat için hazırlanıyorlar, belli ki Charles Darnay’in yolculuğundan daha uzun ve zor olacak. Kaptan Ahab duruyor bir köşede, durulsaydı biraz, gem vurabilseydi hırsına yanı başındaki balıkçı Santiago gibi yenilmez bir savaşçı olabilirdi, halbuki ona söylemişti: "İnsanoğlu yenilgi için yaratılmamıştır. İnsan yok edilebilir ama yenilemez”. Hamakta yatan Robinson Crusoe özgürlüğün tadını çıkaran Jonathan Livingston’ı seyrediyordu. Şimdi düşerken onun yerinde olabilmeyi ve uçmayı ne çok isterdi. Özgürlük denince hemen gözü Buck ve sahibi John Thornton’a takıldı, nasıl da vahşi ama inançlı görünüyorlardı. Acaba hangisi daha vahşiydi, Ralph’a karşı çıkan Jack mi yoksa Alaska yerlileri mi? Birden Zeze geçti önünden, sanki aşağı kata inmek ister gibi baktı, o önce Zeze’ye baktı sonra yukarıya son bir çabayla, sekizinci kat komşularından Mösyö Montaigne’in sesi yankılandı birden: “Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam, kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın. O zaman yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır”. Sadece burnu mu, diyebildi.
Birinci kat: Cıvıl cıvıldı şimdi ortalık, sona yakındı, göz ucuyla bakabildi bu sefer. Nemecek sokağın hemen başındaydı sanki. Kaderi kendininkine ne çok benziyordu tek ayağı üzerinde duran kurşun askerin. Onun yanında sandalyesinde oturan ve kalın bir ağaç parçasından birşeyler yaratmaya çalışanbir marangoz, cam ayakkabısını yedi ufak arkadaşıyla arayan kız, düzenbaz bir kedi, çirkin bir ördek yavrusu, ona benzeyen kel bir oğlan, adı dallı güllü pek sevimli bir kız ve gülümseyen küheylanın hemen önünde duran bir çocuk… Kırmızı kasketli, incecik, çöp gibi… Duyduğu son sözler ona aitti: "Baba, o atı bana al”. Neydi adı, neydi? Tam hatırlamıştı!..
Çok usturuplu çarpmıştı yere, şanına uygun bir son olmuştu. Tam da ağzı açık olarak vurmuştu. Çarpmanın şiddeti kadar, içine sıkışan havanın yarattığı basınçla bomba misali patlamış, paramparça olmuştu. Gören biri -sakar biri- demişti ki, tuzla buz oldu. Günler sonra parçalarını hâlâ topluyorlardı; kitapların arasından, kütüphanenin arkasından, koltuğun altından... Artık birbirine kavuşamayan yıpranmış parkelerin arasına daldı bazı parçaları ve cam tozu. Belli ki sonsuzluğa ulaşamayacaktı orada. Günlerden pazartesiydi, tekrar güneşin vurmasını, ortamın kırmızıya bürünmesini ve parlamayı bekleyecekti.
20.05.2020, Ankara
IY