DUT
Hiç düşündünüz mü,
insanlık tarihinde
en büyük etkiye sahip ağaç hangisidir?
Öyle mi?!.
Çıkarın dut ağacını tarihten,
bakın bakalım neler oluyor?..
Erzincan kırsalı. Haziran sonu. Tanyerinden epey önce. Dolunay çevreyi grimsi bir parlaklığa boğmuş. Mavi, yeşil, sarı… tüm renkler anlamını kaybetmiş. Hayatının en zor yürüyüşü belki de; tetikte, ağır, temkinli küçücük adımlar, yirmi kilo yük altında ve sessizce, ikibüklüm, dizler kırılı, her an mevzi alacak gibi. Ortalıkta çıt yok, sadece adımları otlar ve taşlarla buluştuğunda çıkan ezilme sesleri, bir de arkadaşlarının nefesleri. Bir saattir yürüyüş halindeler, az önce sağ elini boşaltıp dayandığı ve yanında biraz olsun dinlenmeye çalıştığı çirkin dut ağacından epey uzaklaşmıştı. Aniden bir “klik” sesi duydu, sonra bir çınlama, kulaklarını sağır edercesine... Büyük bir ışık parladı ve uçarken üzerine bir ağırlık çöktü. Sanki dolunay kucağına düşmüştü, sonrası derin bir sessizlik ve karanlık.
Beş yıl sonra… İstanbul, Beşiktaş
Ne tuhaf, insan sıradan bir sandalyeye oturduğunda ayakta durduğundan daha uzun olabilir miydi? Dün almıştı haberi, tam beş sene sonra tekrar eski boyunda olacaktı, daha da önemlisi yürüyebilecekti, iki saat için. Ayaklarını, adımlarını, ayakkabısını, kaldırımı, taşı toprağı hissedecekti yine, az zaman da olsa.
Beklerken ayaklarını, dizden az yukarısı oldukça yıpranmış, diz üzerinde kat izleri olan, altları yepyeni duran pantolonuna baktı, giydiğindegarip bir görüntü olacaktı, eskiden yeniye, ama hoşuna gitti bunca yıl sonra içini doldurabilmek.
Üç katlı, cumbalı eski bir ahşap evde yaşıyordu, üst katları unutmuştu artık, hemen girişte soldaki oda onundu. Bu katta iki oda, büyükçe bir sahanlık, küçük bir mutfak ve mutfaktan geçilerek ulaşılabilen korkutucu bir tuvalet vardı. Korkutucuydu zira asla kullanamadığı bir yerdi. Ara sıra cumbada oturmak en büyük keyfiydi, pek çıkmazdı dışarı, çıkamazdı. Eskiden evin içinde yürürken ahşap sesi gelirdi, insan bu evlerde kendini herşeyi sarsabilecek gibi hisseder. Evi sarsamayalı, ahşap sesini çıkartamayalı çok zaman olmuştu, yürümeye başlayınca ilk yapacağı şeydi o sesi çıkarmak ve adımlarını duymak.
Üç yıl önce… Adana, Ceyhan
Kırmızı meyveli kocaman bir dut ağacı, silkelendi rüzgârla. Silkeledi üzerindeki adamı, sanki koparma meyvelerimi, acıtma canımı dercesine. Ağaç mı silkelemişti yoksa ağaç kadar çirkin tırtıldan mı korkmuştu bilinmez ama griler giymiş adam sırt üstü düşmüştü. Ciğerlerindeki tüm hava birden boşalmış gibi geldi, nefes alamıyor, kıpırdayamıyordu, düşmekle kalmamış başının arkasınıda kayamsı bir nesneye çarpmıştı. Ne bir his ne bir hareket... Duyamaz, göremez, koku dahi alamaz bir haldeydi, ölüm bu olsa diye düşünürken…
29 Ekim 1938, İstanbul, Beşiktaş
Hasta yatağında bir adam, sabah 5.38. Başucunda Bach’ın Toccato’su çalmaktadır, çalmaya başladığı ana nazire edercesine aynısı.
Ceyhan
Ağacın dibinde öyle hareketsiz yatarken, Thisbe göründü. Beyaz ipekliler içinde sanki bir melek ve yine aynı müzik, Toccato çalıyordu o duyamasa bile. Yaklaştı gri adama ama artık griden çok kırmızıya dönüşmüştü, kan mı? Pyramus’un kanı mı? Yoksa kırmızı dut muydu sebebi?
Usulca eğildi kulağına doğru ve konuştu: Gri adam, sen ne kadar şanslısın ki az sonra öleceksin, iyi bir insan olmalısın, kötü biri olsaydın bu şekilde yaşamaya mahkûm edilebilirdin, hissiz ve hareketsiz, sadece benliğine hapsedilmiş olarak. Sana bir teklifim olacak...
Beşiktaş
Dutmayın beni! İki ayağını birden kaybedeli beş yıl olmuştu, bunca yılın ardından ayakta durmak, dengesini sağlamak zor olsa da, atmıştı kendini dışarı, hemen karşıdaki fırından sıcacık kokan bir çatal bir de açma aldı önce, en çok sevdikleri. Oturdukları evin altında yarı gömülü iş yeri olan marangoza selam verdikten sonra, vurdu yokuş aşağı, arnavut kaldırımı taşları ve yokuşun çekimine direnen ayakları...Ne güzeldi hissetmek. Çarşıya gelmeden, boynunda mezurası, kolunda iğneliğiyle dükkânın dışında duran terziyle sohbet etti, önüne düşen çocukların topuna ayağının içiyle öyle bir özlemle vurdu ki... Keşke bir de cam kırsaydım dedi içinden. Geniş sayılacak meydanda hepsi gözleri önündeydi artık: Kunduracı, manifaturacı, berber, elektrikçi, aynı yeri paylaşan tuhafiye ve kırtasiye, yine sıcak kokulu bir fırın, “Giel giell, balığın tazesi burda, derya kuzuları bunlar” diye bağıran balıkçılar, simit satan bir çocuk, kıraathanede sabah çaylarını içen yaşlılar, işlerine giden kadınlar ve güvercinler... Her yer mahalle, esnaf, çalışkan insan kokuyordu, derin bir nefes çekti ve hızlıca denize doğru devam etti. Aklında Meriçboyu’nun “Beşiktaş Tramvayı” şiiri.
Barbaros Parkı'nda, çimenleri ezdi çıplak ayak, yeni sulanmıştı, yeşilin kokusunu emdi âdeta. Bir yer kelleşmiş ve ıslanınca çamur olmuştu, çocukken yaptığı şeyi yapmak için oraya doğru yürüdü, çamura battı, ayak parmak aralarından çıkan kilimsi çamura baktı, oynadı, çamura şekil vermeye çalıştı. Çirkin bir dut ağacının dibine bıraktığı ayakkabılarını aldı, boğazın kokusu, martı sesleri çekmişti şimdi... Aslında hiç oturmak istemiyordu ama boğazın serin suyunu hissetmeliydi ayaklarında, üstelik ayaklarının temizlenmesi de gerekiyordu. Saldı çamurlu ayaklarını oturduğu taş banketin ordan denize, Beşiktaş’ın çamurlarını boğazın derinliklerine ulaşamadan alsa akıntı, götürse taaa Ege’ye kadar, kendinden birşeyler katsa ne de güzel olurdu.
Son sekiz dakika
İki saatin sonuna gelirken geri dönüş için az zaman bırakmıştı, yürüyerek değil koşarak gitmek istemişti, onu da yaşamak, hissetmek için. Dönerken ama başlamadan koşmaya, sağına baktı şöyle bir Dolmabahçe’ye doğru, ulu çınarların taç olduğu yola, ne de çok çınar vardı burada ve bu yolda, bir an uzanıverdi: Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Emirgân'dan taa Sarıyer’e bu düşsel yolculuk...
Tekrar yaşama döndüğünü hissetmişti, küskünlüğü sanki bitmişti. Anasının ısrar ettiği ama sürekli reddettiği protezleri kullanacaktı, evet çok zor bir süreç olacaktı ama alışacaktı!Tekrar dönecekti yaşama, ayakkabıyı, kaldırımı, toprağı, denizi belki hissedemeyecekti ama yürüyecekti, hep bugünü hatırlayarak.
Ceyhan
İnsanın karşısına hep şeytan çıkacak değil ya, melek de çıkar bazen, Thisbe’nin teklifini kabul etmişti, olacaktı: Birinin gözü görsün bir kez daha sevdiklerini... Ya da kulağı duysun sevgi dolu fısıltıları, kuş cıvıltılarına karışan çocuk seslerini... Birinin eli, kolu olacaktı, tekrar dokunsun sevdiğine hissetsin onu tüm benliğinde diye.
Bugün de Beşiktaşlı delikanlının bedenine girmişti, ayakları olmuştu ve hissetmişti ruhunu, ne çok ruh biriktirmişti bugüne değin. Yarınki iki saate hazırlanmalıydı şimdi... Tek pişmanlığı, madem kabul edecekti neden pazarlık yapmamıştı Thisbe'yle, söyleseydi ya “Tamam, tamam ama bir şartla, sadece yaşayanlar olmasın hiç değilse yılda bir kaç kez zamanda yolculuk yapayım, ben seçeyim ve gideyim iki saatliğine... Yaparsın, madem gücün var, madem meleksin”.
Final, 29 Ekim 1938
Yine Beşiktaş’taydı ama aksi istikamette, yine deniz kıyısında fakat taş bir binada: Kaldıracaktı yataktan hasta adamı, girecekti bedenine ve yine hissedecekti masif ahşap rabıtayı. Her zamanki gibi çok şık olacak, gelecekti merdivenin başına, arkasından koşturan Salih’i şaşırtacak ve diyecekti ki ona “Sen orda dur çocuk!”. Usulca inecekti, açacaktı kapıyı, çıkacaktı bahçeye, gidecekti deniz kıyısındaki güzel dut ağacının altına... Vapurdaki Kuleli öğrencilerini oradan selamlayacaktı. Dimdik, ayakta ve sağlıklı.
Kararlıydı, grili adamın bu son yolculuğu olacaktı, verdiği sözden dönecek, dönmekten vazgeçecek, bu bedende kalacak, onun ruhuna karışarak kaybolacaktı.
Ankara, 06.06.2020