EYÜP USTA
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
Yaşlı Eyüp Usta köşkerdi. Antep’te ayakkabı ve yemenileri en güzel yapan usta oydu. Komşumuzdu. Bizim mahallede oturur, tek başına yaşardı. Çok yalnızdı. Evi bir odadan ibaretti. Hayat denilen dört duvarla çevrili küçük bahçesinde, rengârenk çiçekler yetiştirirdi. Bahçede su kuyusunun hemen yanında bir de nar ağacı vardı.
Eyüp Usta babamın iyi arkadaşıydı. Babam köyden her geldiğinde mutlaka ona uğrar, sohbet ederdi. Bazı geceler babam bir şişe şarap alır yanına gider, Eyüp Usta çalar, birlikte hem söyler, hem de dertleşirlerdi. Annem yaptığı yemeklerden arada ona da gönderirdi. En sevdiği yemek "şiveydiz"di, yanında biraz da pilav olursa değme keyfine.
Ben bu yemeği her götürüşümde, "Hanımım çok güzel yapardı" derken gözleri dolardı. Kim bilir neler gelirdi aklına. Ama ben ne olduğunu anlamazdım. Sonra da teşekkür eder, eğer nar zamanıysa ağaçtan kopardığı narları, "Evinizden bolluk bereket eksik olmasın" diyerek babama gönderirdi. Yılbaşı ertesi mutlaka dükkânını açar, kapısının önünde nar kırarak etrafa serperdi. Eyüp Usta'nın etkisi mi bilmem, en sevdiğim kış meyvesi nardır.
Duvarında eski bir ud asılı dururdu, ama çalmayı bilmezdi. Çok güzel kanun çalardı. Akşamüstleri Eyüp Usta'nın evinden kanun nağmeleri duyulurdu. Bazen kapıyı çalmadan önce, durur dinlerdim. En çok sevdiği parça Tatyos Efendi'nin "Gamzedeyim deva bulmam" şarkısıydı.
Gamzedeyim deva bulmam
Garibim bir yuva bulmam
Kaderimdir her çektiğim
İnlerim hiç reha bulmam
Elem beni terk etmiyor
Hiç de fasıla vermiyor
Nihayetsiz bu takibe
Doğrusu takat yetmiyor
İlkokul birinci sınıf bitmiş, yaz tatili başlamıştı. Babam "Hadi artık okuma yazmayı söktün, gerisi de gelir" deyip ödül olarak beni de yanında köye götürdü. On beş gün sonra sıkıldığımı anlayınca "Şehre dönelim. Seni Eyüp Usta'nın yanına çırak vereyim, hem bir zanaat öğrenir hem de para kazanmanın zorluğunu ve sorumluluk almayı öğrenirsin" dedi.
Köyden kurtulup arkadaşlarımı göreceğim için sevindim. Antep’te ders yılı sonu tatillerde, çocuklar aylak aylak gezmesin, hayatı öğrensin diye mutlaka bir meslek erbabının yanına çırak verilirdi. Aileleri çok yaramaz çocukları genellikle araba tamircilerinin yanına verirdi. Eve kir pas içinde gelir, okulu özlemesi sağlanırdı.
Babam beni Eyüp Usta'nın yanına verdi. Eyüp Usta'nın dükkânı Zincirli Bedesten denilen yerin yanında, vakıflara ait, 4x5m boyutlarında darabalı (tahta kepenkli) bir dükkândı. Onun kiralanmasını babam sağlamıştı. Sabahları erkenden kalkıp dükkâna gidiyor, kapı önünü süpürüp yerleri silip Eyüp Usta'ya çay söylüyor, sonra da müşterinin gelmesini bekliyorduk.
O zamanlar hazır ayakkabı bulunmazdı ve satılmazdı. Ayak ölçüsü alınarak kişiye özel yapılırdı. Ayakkabıları şehirliler, yemeniyi köylüler giyerdi. Eyüp Usta müşterinin ayak ölçüsünü alır, bir hafta sonra gelip almasını söylerdi. Ayak ölçüsü nasıl alınır, ayakkabı nasıl dikilir, müşteriyle nasıl konuşulur gözlemliyordum. Okullar açıldı benim köşker çıraklığım bitti.
İkinci sınıf tatilinde ise babam beni arkadaşı manifaturacı Moiz’in yanına götürdü.
Dükkân, Almacı pazarının ilerisindeki Kemikli Bedesten'in tam karşısındaydı. Babam "Sana bir çırak getirdim, eti senin kemiği benim" dedi gülerek. Moiz, Antep’in Yahudilerindendi. "Senin oğlun benim oğlum sayılır, çalışsın bakalım. Ben de oğlum Levi’yi kâhkecinin yanına verdim. Hem yapmayı hem satmayı öğrensin" dedi. Babam neden oğlunu yanında çalıştırmadığını merak edince "Biz çocuklarımızı yanımızda çalıştırmayız, hayatı dışarıda öğrenir, sonra yanımıza alırız" cevabını verdi.
Ben bu sefer de manifaturacı çırağı olmuştum. Önce kumaşları öğrendim, sonra ölçüp biçmeyi, müşteriye nasıl davranılacağını gözlemledim.
Bir gün babam kâhke almak için dışarı çıktı. Yağmur yağıyordu. Levi, tablasındaki simitleri yağmurdan korumak için, kendi evlerinin saçağına sığınmıştı. Babasının çocuğa bir tokat atıp "Burada durma, git başka yerde sat" diye bağırdığını duymuş. "Bu senin oğlun, öyle davranmak doğru mu?" sorusuna "Ben şimdi müsamaha edersem, yarın servetimin kıymetini bilmez" cevabı vermesine hayret ettiğini bize anlatmıştı.
Cumartesi günleri Yahudilerin Şabat günüydü. Neden bilmem ama o günlerde sobayı da başka bir ateşi de yakmazlardı. İstirahat ederlerdi. Cumartesileri benden ocak tutuşturmamı isterlerdi. Ben oğlu Levi ile Yahudi mahallesindeki evlerine gider, bir gün önceden hazırlanmış sobanın ateşini yakardım. Sonradan bu yaptığıma "gönüllü şabosgoyluk" dendiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Levi okudu, o da benim gibi doktor oldu. Bazen selamını alır, o günleri hatırlarım.
Üçüncü sınıfa geçtiğim yaz ise şansıma terzi çıraklığı düştü.
Annesi Ermeni babası Türk olan komşumuz İbrahim Abi'nin yanına çırak olarak girdim. Orada dikiş dikmeyi (sonradan çok faydasını gördüm) ve ütü yapmayı öğrendim. Neredeyse beş altı kilo ağırlığında bir kömürlü ütü kullanıyordu. Önce mangal ya da sobada kömür yakılır, köz haline gelince bir maşayla alınan kömürler itinayla ütünün içine yerleştirilir, demir ütü ısınana kadar başında beklenirdi. Bu zor iş, çırağın yani benim görevimdi. Bir gün Kalfa Kadir ütüyle kolumu yakıp canımı acıttı. Babama "Ben bu işi sevmedim" dedim. Terzi çıraklığım orada bitti.
Dördüncü sınıfa geçmiştim. Bu seferde kasap Kürt Mısto’nun yanına çırak olarak verildim.
Kürt Mısto bizim mahallede oturuyor, beni de tanıyordu. Teyzemin oğlu da onun yanında çalışıyordu. Millet lisenin oradaki harafta yüzmeye, kavaklıkta balık tutmaya, Alleben’de sahreye gidip eğlenirken, ben hayatı öğrenmek için ha babam de babam çalışıyordum. Gel de okulu özleme!..Güya ağa çocuğuyum, bu ne çile! Yeni işim kasap çıraklığıydı. Koyunlar ve keçiler mezbahada kesilip Zincirli Bedesten'deki dükkâna getirilirdi. O zamanlar kasaplarda buzdolabı yoktu. Etler dükkândaki çengellere asılır, o gün hepsi satılır, ertesi güne et bırakılmazdı. Benim görevim ütülenmiş kelleleri ve sakatatları satmaktı. Dükkânın önünde bekler, gelene geçene "Kelle var, ciğer dalak var, kuyruk kapağı var" diye canhıraş bağırırdım. Kuyruk kapağı koyunların kuyruk yağı altındaki bir deri parçasıydı, Antep’te sevilerek yenirdi. Başka bir yerde satıldığını, yendiğini görmedim duymadım. İkinci bir görevim de etlere konan sinekleri kovalamaktı.
Yıllar yılları kovaladı. Başımda kavak yelleri esiyordu. Liseyi yeni bitirmiştim. Çıraklık günlerim geride kalmıştı. Eyüp Usta aklıma düştü. Beni görünce sevindi. Ne kadar büyümüşsün, dedi. Akşam üzeriydi. Kanunu dükkâna getirmişti. Eski günleri yad ettik. "Gamzedeyim deva bulmam şarkısını çalar mısın" diye rica ettim. Çaldı söyledi ve ağlayarak anlatmaya başladı.
"Benim esas adım Agop’tur. Ermeni’yim. Tehcirde eşim Hiranuş, oğlum Serkıs’ı kaybettim. Gizli yollardan Antep’e geldim, babanla tanıştım. Hikâyemi anlattım. Baban sana yardım ederim ama ismini Eyüp yapalım, sende Eyüp sabrı var, dedi. Sonra bana para verip dükkân açmama yardım etti. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Hancı şiirindeki gibi
Bende bir resmi var, yarısı yırtık
On yıldır evimin kapısı örtük
Garip bir de sarhoş oldu mu artık
Bütün sırlarını der yavaş yavaş
Ben artık yaşlandım, babana minnet borcum var, ödeyemedim. Sana bir hediye vermek istiyorum. Bu arkadaşım Kirkor’un yaptığı ud, en az doksan yıllıktır. Eşim Hıranuş’dan bana hatıradır. Çok güzel ud çalar, çok da güzel şarkı söylerdi. Duvarımda yıllardır asılı durur. Bazen onunla konuşur, eski günlerimi yad ederim. O bana cevap veremez ama ben ona kanunumla derdimi dökerim. Babanın bana yaptığı iyiliklere karşılık sana eşimin udunu vermek istiyorum" dedi. "Kabul edemem, üstelik ben ud çalmasını bilmem" dedim. "Onun değerini ancak sen bilirsin" diyerek udu zorla bana verdi.
Üniversite sınavını kazanmıştım. Ankara’ya gelirken udu da yanımda getirdim. Yıllarca her kaldığım yere yanımda götürdüm. Çalamasam da duvarımda asılı durdu.
Çok güzel ud çalan bazı arkadaşlarım vardı. Bunlardan biri de Dicle'ydi. O udu çalar, ben de birlikte meşkederken, Eyüp Usta'yı anardım. Dicle fizik mühendisliğinde okuyordu. Sık sık, "Bu ud duvarda mahpus kalmasın, bana sat. Ama hediye kabul etmem" der dururdu.
Yine bir gün, çok sevdiğimiz bir Diyarbakır türküsünü Dicle çaldı, ben söyledim:
Bahçada yeşil çınar
Boyun boyuma uyar
Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar
Ardından, masanın üstüne zorla para bırakıp udu aldı gitti. Dondum kaldım. O parayı harcamaya kıyamadım, bir yana koydum.
Sonradan eşim olan, sınıf arkadaşım Nesrin’in doğum günü yaklaşmıştı. Hediye almak istiyordum ama param kalmamıştı. Hıranuş’un yadigârı, Eyüp Usta'nın bana verdiği ud, bir başka hediyeye dönüştü. Sakladığım o parayla aldığım armağanı, eşim kırk beş yıldır kullanır.
Ne zaman bir ud sesi duysam hatıralar gelir aklıma, gönül arşivlerinden nağmeler inler, gönül tellerimi titretir. Agop Usta, Hiranuş Bacı, Serkıs ve doğum günü anısı aklıma gelir. Murathan Mungan’ın şiirindeki gibi:
Hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden
Geçen geçti
Geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbim
Şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
Hüseyin Kalaycıoğlu