FIŞ FIŞ KAYIKÇI...

FIŞ FIŞ KAYIKÇI...

Soruyorsun, çocuk, anlatıyorum. Anlattıklarım seni ṣaṣırtıyor, bildiğin hiç birṣeyle iliṣkilendiremiyorsun haklı olarak. Sizin zamanınızda diye baṣlayan cümlelerin elektrik var mıydı, Amerika keṣfolmuṣ muydu diye bittiğinde ise bu sefer ṣaṣırma sırası bana geliyor. Aslını istersen, bugünün penceresinden bakınca bana bile tarih öncesi gibi görünüyor bahsettiklerim. Sanki dünya dönmemiṣ de yuvarlanmıṣ. Bense uçsuz bucaksız yaz günlerinden birinde, bir öğleden sonra, elimde kitabım yüzüme düṣmüṣ, üzerime hafif güneṣ vururken kanepede tatlı bir uykuya dalmıṣım; beni orada öylece bırakıvermiṣler.

Arada, bir iki çocuk sesi duyuluyor, belki uzakta bir horoz ötüyor vakitsiz, ama hepsi o. Açık pencereden günün dinginliğine ritm tutan tıkırtılar içeri, uykuma sızıyor: Amcam kayığı boyuyor bahçede. Bakmadan da biliyorum, içimi bir sevinç kaplıyor. Yaz geldi ama henüz deniz mevsimi açılmadı, karpuz çıksın, kabuğu denize düṣsün diye beklemekteyiz bir heyecan. İṣte, o kabuk düṣmeden kayık suya hazırlanmalı. Kıṣın miskinliğini üzerinden atması on onbeṣ günlük bir iṣ neredeyse, kayık kısmının. Önce kola kuvvet bir zımpara, macun ister, sonra iki de boya yapılıp ufak tefek eksiği gediği tamamlanır. Bu bakım ihalesinin Fenerbahçeli kuzenime kaldığı bir yaz kayığın sarı kanaryaya dönüṣmüṣlüğü de var, ama bence ona renklerden en yakıṣanı kırmızı beyaz. En son da adı özenle sanat eseri gibi yazıldı mıydı baṣ omuzluklarına, yüzü gözü ıṣıldar. Suya kavuṣmaya hazırdır artık.

Kayığın denize indirilmesi ise baṣlıbaṣına bir heyecan, o yazın miladı, resmen baṣladığı tarih. Ama bir seneninki özellikle efsane. Neden ve nasıl gerektiyse artık, delikanlı kuzenlerim, onların arkadaṣları, baṣka kayıkların sahipleri hep bir elden, bizim kayığı evden denize sokakları kızaklar üzerinde aṣırarak götürüyorlar. Yardıma gelmiṣ tecrübeli denizcilerden biri baṣta, hem itiyor, hem de komut veriyor: Hoooy hop! Bizimki yan gelmiṣ yatıyor kızaklar üzerinde, edası yerinde, gören de İstanbul’u fethe gidiyor sanır. Hoooy hop! Ha gayret!

Hani sahil doldurulup gezi alanına dönüṣtürülmeden önce orada bulunan kayıkhaneler devrini ben kaçırmıṣım. Ama kendimi bildim bileli kayık bizimle. Yaṣça büyüğüm o bakımdan. Ama amcamın önerisi ile adının adımla değiṣtirilmesi benimle yaṣıt. Kayıklara ya evin çocuğunun adı yada ailenin soyadı veriliyor zaten, az da olsa sahibinin lakabını alanlar da var. Bu yüzden, bir de hem insan hem kayık nüfusu az olduğundan olsa gerek, hepsi değilse de çoğu tanıdık. İsimdaṣım kayık da bizim ailenin bir parçası, bütün yaz eğlencelerimizin neredeyse olmazsa olmaz baṣrol oyuncusu.

Önceleri benzinli bir motoru vardı bizimkinin, motoru çalıṣtırmak için de bir ipi. Ama o benzinli motor pek nazlıydı, kolay kolay ilk hamlede çalıṣıvermez, birkaç sefer ipi sarıp kuvvetlice çekmeyi gerektirir, babamla amcamı epey uğraṣtırdıktan sonra nihayet patapata-patapata dönmeye baṣlardı. Ötemizdeki berimizdeki diğer kayıklarla kafamda tutuṣtuğum yarıṣta geri kalmamızın suçu da hep bu benzinli motorundu. Neyse ki sonra mazotlusu ile değiṣtirildi. İpin yerini de çelikten bir kol aldı. Motor ilk seferde çalıṣıveriyor, artık bizim kayık da yarıṣlarda iddialı.

Sabahları ilk iṣimiz rüzgar gözlemek. Ona göre denize nereye gideceğimize karar verilecek. Ṣanslıyız bu bakımdan, neredeyse her rüzgara göre bir seçeneğimiz var, hepsini aynı derecede sevmesek de. Gidilecek yere karar verildiğinde ise bir telefon trafiği baṣlıyor. Bazen o da yetmiyor, santral cevap vermeyebiliyor çünkü, bu sefer biz çocuklar koṣturuyor, denize gidileceği ve denize nereye gidileceği haberini uçuruyoruz evler arasında. Bir iki saatin içinde mendirekte buluṣuluyor, suyumuz, kumanyamız yanımızda. Cümbür cemaat yola çıkıyoruz, suları yara. Bazı günler bir, bazen de iki kayık dolusu...

Kayık giderken ellerimizi suya sokmak sevdiğimiz bir oyun. Mendirek, ṣehrin surları arkamızda kalıyor, evler seyreliyor, plajlar baṣlıyor. Çok sürmeden onlar da bitiyor. Ṣimdi maviler arasında kayıyoruz, kıyı yeṣil yeṣil akıyor yanıbaṣımızda. Çok zaman halam, “bu gök, deniz nerede var” diye baṣlıyor “nerede bu dağlar, taṣlar?” Her gün görüyorüz bu göğü, bu denizi, dağı, taṣı ama yalan değil istisnasiz her seferinde baṣımızı döndürüyor gördüğümüz, soluğumuzu kesiyor. Bazen durup günü geçirmek istediğimiz kumsalda baṣka bir kayık oluyor ailesi ile beraber, o zaman “tüh, burası kapılmıṣ” diyor, biraz ileriye gidiyoruz. Sonra istediğimiz gibi sakin bir yere rast geldiğimizde, kayığın baṣı sahile kırılıyor, pata pata patları yavaṣlayarak azalıyor, en son kuma vurduğunda ise hepten duruyor. Amcamın deniz bitti komutu ile atlıyoruz kayıktan, sonra el birliği ile biraz daha kuma çekiyoruz kayığı ama demir de atılıyor. Kayık yükünü boṣaltmıṣ, dinleniyor ṣimdi. Yanı baṣına denize karpuzlar yatırılmıṣ. Önü açık, üç tarafı kapalı, büyük çadır kuma açılmıṣ, karargah kurulmuṣ. Artık akṣama kadar oradayız. Deniz faslımız bittiğinde güneṣ iyiden iyiye çekilmiṣ oluyor, ama büyüklerin keyfi yerinde, eve dönmeye niyetleri yok henüz. İṣte, bu saatler bizim kayığın korsan gemisine dönüṣtüğü saatler, çocuklar tırmanıyoruz içine, dev dalgalarla boğuṣup, acaip deniz yaratıkları ile savaṣıyoruz, baṣka korsanları atlatıyor, çok korkunç maceralardan hayatta kalmayı baṣararak çıkıyoruz. Kayık oyun arkadaṣımız.

Yazın sonuna doğru hava serinliyor, denizanaları gelmeye, Ağustos yağmurlarıyla denizin tadı hafiften kaçmaya baṣlıyor. Ama kayığın mesaisi henüz bitmi değil. Güzel havalarda bu sefer de balığa çıkılıyor. Baba yada amca, artık o gün kim varsa dümende, oltayı salıyor, olta kayığın peṣinde, kayık balığın peṣinde, ama bu sefer sakin dolaṣıyoruz, pata-pata-pata. Balık iṣin bahanesi, esas amaç yazı biraz daha uzatmak, güzel havadan faydalanmak, ailece gezmek, kayıkta biraz daha vakit geçirmek. Bazen denizin ortasında balığa çıkmıṣ tanıdık baka bir kayığa ve ailesine rastgeliyor, selamlaṣıyoruz, tanıdıklık derecesine göre de ṣakalaṣıyor, yanına yanaṣıp bir müddet aynı yerde eğleniyoruz. Benim çok sevdiğim bir eğlence değil balığa gitmek, ama o gezintilerde adabaṣına yol aldığımızda deniz dalgalanmaya, ilerledikce de dalgalar büyümeye baṣlıyor, kayığın baṣı bir havalanıyor, bir sulara gömülüyor, ya, iṣte ona bayılıyorum. Kayık bu sefer salıncağa dönüṣüveriyor, baṣüstüne çıkayım, daha da çok sallanayım istiyorum ama izin vermedikleri gibi bir de can yeleği giydiririp ambara oturtuyorlar. Ben somurturken, kayık kıs kıs gülüyor, sanki inadina daha da yüksek dalgaları aṣarken dalgasını geçiyor: hooop, bak ne eğlenceli, hooop!

Sonra yine kıṣ geliyor, kayık karaya çekilip ufak bir bakımdan geçirildikten sonra kıṣ uykusuna yatırılıyor. Bize de geçmiṣ yazın hayaliyle gelecek yazı, kayığa kavuṣmayı beklemek kalıyor.

Sen sahile inmeyi, okyanusun gelgitini kovalamayı seviyorsun, çocuk. Benim bu yürüyüṣlerdeki gönülṣüzlüğüm de ṣaṣırtıyor seni. Yalan değil, okyanusla pek barıṣmadı yıldızım, yaz kıṣ hırçın bir kere ve daima soğuk. Üstelik nerede ne sakladığı belli değil, yüzü hep karanlık. Halbuki denizi ne severim! Bildiğim kıyıların her köṣesini bildiğim denizini…Gerçi onunla da eski bağımız kalmadı, ya. Sahillere kalabalıktan yanaṣamaz olduk son yıllarda, tekne kiralayıp açıktan yüzmeye gittiğimizde bile aynı tadı alamaz olduk, deniz trafiğinin cıstak cıstaklı yoğunluğundan, hem de oradan görünen karayı hayalimizde kalan haliyle bağdaṣtıramamaktan, ama belki de en cok o kiralik teknenin yabancılığından.

Amcamla babam denize sırt çevirip, kayığın üzerinden ellerini çekince, bizim kayık yıllarca bahçede, mahzun, yattı. En sonunda da, bari çürümesin denerek, satıldı. O arada deniz üzerinde bildiğimiz hayat da değiṣti. Kimisi cok direndiyse de, sahipleri yaṣlanan tanıdık kayıklar da aynı akibete uğradı. Yeni yeni kayıklar, afili motorlar, sahili parselleyen sevimsiz gezi tekneleri türedi.  Bizim kayığın yeni sahibi formalitesi ile uğraṣmamak icin olsa gerek adını değiṣtirmedi. Hatta sonradan bizimkinin yerine aldığı kayıkta da aynı adı devam ettirdi. Oralardayken mendireğe yolum düṣtüğünde isimdaṣım o yeni kayığa rastgelirsem, bizimkinin anısına bir selam çakar, eski günleri anarım.

Ṣimdi diyorsun ki, çocuk, hiç birṣeyi beğenmiyorsun! Ah, daha iyisini bilmeseydim, belki…

Türkmen De WET