GİTAR

GİTAR

 

Gitarı kabından çıkarırken çok dikkat etmesi gerekiyordu. Plastik kap, gitarın sapına sıkı sıkı oturduğundan her seferinde akordu bozuyordu. Bu alelade kabın mutlaka yenilenmesi gerektiğini düşündü. Çok sevdiği gitarının kabı orijinal olmalıydı. Hiç yakışmıyordu bu kap Höfner marka gitarına. O an babaannesi geldi aklına. Torunu için alacağı gitarı soruşturmuştu iyice. Nereden tanıdığı hakkında hiçbir fikri olmadığı, Türkiye’deki tüm siyasilerin meşhur organizatörü Erkal Zenger’le iyi bir dostluğu vardı babaannesinin. Öğleden sonra onu bir yere götüreceğini söyleyen babaannesinin, annesine göz kırptığını çok iyi anımsıyordu. Acaba nereye götürecek diye meraktaydı. Babaannesi ona bir sürprizi olduğunu söyledi. Bazı şeyler unutulmuyordu işte... O gün öylesine aklına kazımıştı ki...

 

Eylül ayının son günleriydi, okulların açılmasına az zaman kala... Aydınlık, güneşli, nefis bir Ankara güzü... Sürprizin heyecanıyla taksiye bindiler. Babaannesi, Maltepe semtinde bir  yerin adresini verdi taksi şoförüne. Onu ne bekliyordu acaba? Çok uzun gelen bir yolculuktan sonra taksi durur durmaz atlayıverdi. Babaannesi önceden hazırladığı parayı uzattı şoföre ve hiç acele etmeden indi taksiden. Beraberce apartmanın bodrum katında bir daireye girerlerken nihayet baklayı ağzından çıkardı: "Sana gitar almaya geldik yavrum".

 

Şaşkın şaşkın etrafına baktı. Doğrusu hiç de müzik âletlerinin satıldığı bir yere benzemiyordu bu daire. Loş ışıklar altında bir koro, Türk sanat müziği şarkıları söylüyordu. Herhalde bir sanat merkezi diye içinden geçirirken, kapıdan giren adam dikkatini çekti. Sonradan Erkal Zenger olduğunu öğreneceği uzun boylu adam yanlarına gelerek hürmetle babaannesinin elini sıktı. Torunuyla tanıştırdı, işte, dedi gitar çalmak isteyen büyük torunum. Babaannesinin gururla gülümsemesi genç kızı utandırdı. Becerebilecek miydi acaba gitar çalmayı yoksa bunu da on yaşındayken annesinin hediye ettiği tın tın mandolin gibi bir köşeye mi atacaktı?.. Annesi kendi küçüklüğünde babası tarafından özel olarak yaptırılmış mandolinini kızına verdiğinde hayal kırıklığına uğramıştı. Kadıncağız onca yıl özenle sakladığı ve sevgili babasından hatıra olan mandolini kızının kolayca öğrenebileceğinden ve çalacağından emindi. Ama o, doğum günü hediyesi olan mandolini ne yazık ki hiç sevemedi. İlkokulda aldığı birkaç dersten sonra annesi de pek zorlamadı. Ve dedesinden hatıra bu mandolin unutuldu gitti.

 

Gitar çalmayı hep hayal etmişti. Erkal Zenger’in eline tutuşturduğu Höfner marka klasik gitara bakarken, yüzündeki sevinç görülmeye değerdi. Markasının ne olduğu umurunda bile değildi. Yıllar sonra işte şimdi, tam da liseye başlarken hayaline nihayet kavuşmuştu.              

 

İkinci el gitarı heyecanla kucakladı. Açık kahverengi ahşap gövdesini okşadı, akorsuz tellerin üzerinde parmaklarını yavaşça gezdirdi. Kucağına oturtarak çalar gibi yaptı. Önceki sahibinden hatıra birkaç çizik vardı. Asıl önemlisi en sevdiği plağın kapağındaki fotoğrafta Nino de Murcia’nın tuttuğu gitara tıpatıp benziyordu. İşte o an birden içini sıcacık bir duygu kapladı.

 

"Bunun kıymetini bil" diyen uzun boylu güler yüzlü babacan adamın bir bildiği vardı. Sadece, yeni bir koruyucu kap gerekiyordu. Son derece basit siyah plastikten yapılmış bu kap, gitarına hiç mi hiç yakışmıyordu. Ama her nedense yıllarca bir türlü yenisi alınamadı, o basit siyah kap terk etmedi sahibini. O da renkli, çiçekli çıkartmalar yapıştırdı üzerine güzelleştirmek için. Yıllar geçtikçe çıkartmalar çeşitlendi, tatillerden, arkadaşlarla girilen dükkânlardan, konserlerden, gezdiği ülkelerden renkler eklendi üzerine...

 

Kucağında gitarıyla eve döndüğünde, annesinden bir çivi istedi. Kız kardeşiyle paylaştığı odada yatağının tam karşısına gelecek şekilde, iki çalışma masasının arasına çaktı. Kendinden bir parça gibi hissettiği sevgili gitarını duvara asabilecekti ve her çalmak isteyişinde ona kolayca ulaşabilecekti. O yıl, alt komşularının kızıyla birlikte cumartesi sabahları üç saat süren gitar kurslarına gitmeye başladı. İlk derste hoca, gitarını eline alıp çalmaya başladı. O kadar güzel çalıyordu ki, gururla baktı gitarına ve içini çekerek hayal etti. Keşke hocası gibi parmakları uçuşsaydı gitarının üstünde.

 

Dersteki diğer öğrencilerin de kursa ilk gelişleriydi. Hep birlikte nota defterlerini açtılar. Herkes kucağına gitarını alıp öğretmeni dinlemeye başladı. O yıl hiç aksatmadan kurslara devam etti. Ezbere çaldığı ilk şarkı, "Artık Sevmeyeceğim"di. "Malaguena"ya gelebilmeyi heyecanla bekledi. Ama o Malaguena plaktaki Malaguena değil, İspanyol besteci Isaac Albeniz’in "Malaguena"sıydı. Kendi bildiği "Malaguena" ise Meksikalı besteciler Elpidio Ramirez ve Pedro Galindo’nun birlikte yazdığı şarkıydı. Yine de çalmaktan en zevk aldığı parça hep o oldu. Sonra nota defterindeki bütün parçaları ezberledi. Artık aralıksız iki saate yakın çalabiliyordu. Bu iyiydi de ne kadar uğraşırsa uğraşsın istediği hiçbir şarkıyı önünde nota yoksa çıkaramıyordu. Yetenek böyle bir şeydi işte ve de müzik kulağı. Yani onda olmayan!..

 

Gitar hikâyesi epey devam etti. Yolculuklara hep beraber çıktılar. Özellikle yazlığa gittiklerinde en keyif aldığı şey, güneş batarken evlerinin terasında gitarını çalmaktı. Çok yetenekli olmadığının farkındaydı. Zaten bunu özel ders aldığı hocası da esprili bir şekilde belirtmişti. Ah o küçük parmak!.. Adamcağızın "Sen pek yetenekli değilsin flamenko çalamazsın" demek yerine sol elini avcuna alıp serçe parmağına dikkatle bakarak kibarca "Serçe parmağın çok kısa, o yüzden en üstteki kalın mi teline basmak seni çok zorlayacak" deyişini hep gülümseyerek anımsardı.

 

Tabii bir de hikâyenin asıl kahramanı olan gitarı vardı. O nasıl hissediyordu acaba, yıllarca çok sevildiğinin farkında mıydı? Yoksa hayıflanıyor muydu, "Tüh boşa gittim, keşke çok yetenekli birinin kucağında olsaydım" diye... Gitarına şöyle bir baktı. İsim bile vermemişti "sevdiğine" ama tuhaf bir bağ kurulmuştu aralarında. Mesela her canı sıkıldığında parmak uçları acıyana kadar çalardı, sonra özenle tekrar duvara asardı. Gitar huzurlu bir sığınaktı.

 

Üniversitedeyken bile hiç bırakmadı onu. Duvardan indirdi, kucağına aldı ve çaldı hep "Malaguena"sını. Bunun geçici bir heves olmadığı kesindi. Taa ki hayat onları mecburen ayırana kadar. Uçağa binerken, ne zaman döneceği bile belli değilken, sürüklemek istemedi onu da. Nasılsa rahattı ve güvendeydi. Ama söz verdi, eğer işler yolunda giderse dönüp onu da yanında götüreceğine. Babaannesinden kalan en kıymetli hatıralardan biriydi gitarı. Onun kocaman gülüşü gitarının gövdesinde tellerin ses çıkardığı hava boşluğundaki yerde saklıydı ve tele dokunuşuyla o gülüş, ses veriyordu. İçi acıyarak "Görüşmek üzere" deyip son bir kez kapıdan ona bakarak ayrıldı.

 

Aradan dört yıl geçmişti tekrar kavuştuğunda gitarına. Hasretle annesinin evine döndüğünde onu dolabın üstüne kaldırılmış görünce... Ah işte o zaman döküldü yaşlar gözlerinden. Asla unutulmadığını anlatmak için indirdi hemen dolabın üstünden. Tozlarını çabucak sildi. Yeniden "Malaguena" kapladı odasını.

 

Eylül 2020

 

 

Aslı NAYLOR