HAYVANAT BAHÇESİ

HAYVANAT BAHÇESİ

Çocukluğumun Ankara’sında nerelerde gezerdik diye düşünürken birden kendimi hayvanat bahçesinde buldum.  O zamanki çekirdek aile babam, annem, ben ve kardeşim Erdinç’ten oluşuyor. İki yıllık fark o yaşlarda önemli herhalde ki, dışarıda gezilecekse onun uçarılığını dizginlemek için olsa gerek, Erdinç’le el ele tutuşuyoruz. Hayvanat Bahçesi, Ankara’ya çeşitli vesilelerle gelen ziyaretçilerle birlikte de gidilen yerlerden biriydi. Birçok kez gittim.

İlkokul birinci ya da ikinci sınıfta olmalıyım. Atatürk Orman Çiftliği içinde yer alan hayvanat bahçesine girişte ilk uğrağımız yılanların cam vitrinlerde sergilendiği kulübeler olurdu. Vitrinlerin bir köşesine  dev simitler gibi çöreklenmiş yılanları uyandırmak ve onların yüzlerini görmek için babamın camlara bozuk parayla hafif hafif vurduğunu hatırlıyorum. Yılanlara  yakın bir yerlerde sanki alt katlarındaki başka camekânlarda tavşanlar vardı. Yılanlar acıkınca bu tavşanlardan onlara yemek olarak sunulanlar oluyor muydu acaba? 

Çeşitli kuşlara ev sahipliği yapan kocaman kafeslerin önünde kuşları izler, papağan Yakup’a ismini söyletmek için, pek çok defa ince ya da kalın sesle bağırırdık. Evde de kanaryamız vardı. Adı Yaşar'dı. Akşam babam eve geldiğinde Yaşar ötmeye başlar, bizim gün içinde yaptığımız yaramazlıkları babama bir bir anlatırdı. Kafesin önü her zaman kalabalıktır, herkes Yakup’a seslenir, çekirdek, fıstık verenler çoktur  Yakup da ziyaretçilerin yaptığı yaramazlıkları akşamları bakıcısına anlatıyor muydu?

Her an koca gövdelerinin kısa ayakları üstüne çökeceği hissini veren su aygırlarının havuz sefası sırasında, kafamın içine rahatça sığacağından emin olduğum ağzını açıp esnemesini beklerdik. Beklediğimiz bir başka yer de tavus kuşlarının kafesiydi. Kanatlarını açsa da o muhteşem mavi yeşil düğmeli kuyruğundan yelpaze oluştursa diye bekler, dikkatlerini çekmeye, küçük çakıl taşlarıyla onları kızdırmaya çalışırdık. Sahi ne zaman açıyorlardı kuyruklarını, kızınca mı keyiflenince mi?

Zürafalara ayrılan alan oldukça büyüktü. Bunların da  mahallenin alık oğlu gibi şapşal bakışları,  komik bir halleri vardı. Uzun ince bacaklar, upuzun bir boyun ve uzanıp kaptığını şılap diye yutan kıvrak bir dil. Tel kafeslerin üstünden diliyle bazen ziyaretçilerin saçlarını yalayan bazen de elindekileri kapan, gününün çoğunu ayakta geçiren bir şaşkın. Hiç yorulmuyorlar mıydı? Bu boyunlarıyla nasıl uyuyorlardı?

Dışarıdaki dev kafeslerde çeşit çeşit maymunları hatırlıyorum. Kafesin farklı noktalarında "Yiyecek verilmesi yasaktır" levhaları olmasına rağmen  maymunlara gizlice muz, çekirdek, şeker verip onların muzu bizden pek de farklı olmayan tutuşunu, soyuşunu, yiyişini izlemek genel olarak hoşa giderdi. Zaten onlar da kollarını kafesten dışarı uzatıp ellerini açarak ziyaretçilerden yiyecek bir şeyler istemeye alışmışlardı. Bizim gezimiz sırasında ziyaretçilerden biri maymuna naneli şeker vermiş. Naneli şekerin tadından hoşlanmayan maymun yüzünü, ağzını buruşturarak, hoşnutsuzlukla şeker parçalarını tükürdü. Seyirciler onun bu halini birbirlerine gösterip gülüşüyordu. Maymun onu izleyenleri delici bakışlarla süzüp kafesin içindeki ağaç dallarında dolaşarak kendine tepede bir yer seçti ve avucuna çişini yaparak ağzına doldurdu. Bu olayı kafesin uzak köşesinden izleyen annemle babama doğru koşup, "Çişini ağzına doldurdu" dememe kalmadı, ağzındakini ziyaretçilere püskürterek  naneli şekerin intikamını aldı! Bunu yapabileceğini hiç tahmin edemeyen ben de kafesin önünde koşarken damlacıklardan nasibimi aldım. Açık dolaşmaya bayıldığım ama annemin kurdeleyle sıkı sıkı bağladığı kâküllü saçlarım, üstüm başım batmıştı.  Şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydim. Babamın bohça büyüklüğündeki mendiliyle üstümü başımı silen  annem, "Sana ancak birkaç damla isabet etmiştir, sildik işte tamam" diye teselli edip geziye devam etmemi sağlamıştı. Bu olay evde günlerce konuşulup eşe dosta anlatılmış, gülüşmelere neden olmuş, Erdinç "Maymun çişli" diye peşimde dolaşıp beni kızdırmıştı.  

Hayvanat bahçesinde izlemeye koştuğum hayvanların başında fil ailesi gelirdi. Çevrilmiş bir alanda kocaman evleri vardı. Bahçesinde çamura bulanabilecekleri küçük bir bataklık oluşturulduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Üç kişilik bir aileydiler ve bir ayaklarından iri demir zincirlerle kazığa bağlanmışlardı. Küçücük bilge gözleri mi dev cüsselerine rağmen ayaklarından bağlı olmaları mı koca kulaklarını sallayarak üzerlerine konan sinekleri kovalamaya çalışmaları mı bilmiyorum, bir şey bana dokunurdu. Bende hüzünlü bir hava yaratan bu ailenin Mohini, Azadi ve yavruları Şirin’den oluştuğunu yıllar sonra öğrenecektim. Belki de vatan hasreti çekiyorlardı, kim bilir?

Aslanların kafesinde en çok yavrularını izlemek hoşumuza giderdi. Anneler  vakur bir edayla köşede yatarken yavrular tüm sevimliliğiyle bir yerlere tırmanıp, beceriksizce ve ürkekçe kayar veya annelerinin üstüne tırmanırdı. Onların kafesiyle ziyaretçilerin arasında bir hendek hatırlıyorum hayal meyal, hendeğin önünde de tel vardı. Beslenme saatinde görevliler kafese koca parçalar halinde et bırakırdı. Annem gülerek anlatır, ben üzerimde kırmızı anorakla kafesin önünde bir sağa bir sola koştukça aslan da benimle birlikte koştururmuş.

Köpek kulübelerinin olduğu bölümün önüne geldiysek çıkışa yaklaşmışız demektir. Havlamalar, kuyruk sallamalar, bazen de danslar eşliğinde uğurlanırdık. Çıkışta da gelsin kozhelvalar, pamuk şekerler… 

Geriye doğru bakınca, koca günü açık havada çeşitli hayvanları izleyerek, onlarla şakalaşarak hoplaya zıplaya geçirmek, bizim o yaştaki akranlarımızın şimdilerde ekranlardan izlediklerinden daha eğlenceli geldi bana, siz ne dersiniz? 

01~15/09/2020

 

  

Lale Sevinç ATAMAN