İNAT MI, SEVDA MI ?

İNAT MI, SEVDA MI ?

Aysel Hanım, sinir içinde bir aşağı bir yukarı dolaşan kızına âdeta yalvarıyordu.

- Kızım gel inat etme, bir tanış şu çocukla. Ne kaybedersin sanki?

Meltem gözlerinden ateşler saçarak söylenmeye devam etti.

- Anne anlamıyor musun Allah aşkına! Bu devirde görücü usulü mü kaldı? Sanki beni tanımıyorsun! Üstelik sen de birçok yaşıtına göre modern düşünceli bir kadınsın.

- Evladım kuşkusuz öyle. Ama ben bir fırsatı değerlendirmekten söz ediyorum. Gençken insanın çevresi geniş oluyor. Sonra iş, güç, koşuşturma, yaşıtlarının evlenip çoluk çocuğa karışması derken çevre daralıyor. Yalnız kalmanı istemiyorum Meltem. Mutlu olmanı, bir yuva kurmanı istiyorum her anne gibi. Tek çocuksun. Fazla bir akrabamız da yok. Bak babanla ben  yaşlanıyoruz artık. Dünyanın bin bir türlü hali var.

- İnsan yalnızken de mutlu olabilir anneciğim. Allah gecinden versin. Neden şimdi kendinizi karıştırıyorsun?

Bunları söylerken hafifçe sesi titredi Meltem’in. Dolaşmayı kesti. İyice kırlaşmış saçlarını boyamayı ısrarla reddeden, yüzünde derin çizgiler belirmiş annesine baktı. Annelik nasıl bir duyguydu böyle? Çocuğunu koruma kollama çabası hiç mi bitmezdi? Aslında söylemiyordu ama artık o da anne olmak istiyordu. Eski hareketli sosyal hayatından elini eteğini iyice çekmişti bir süredir. Annesi doğru söylüyordu. Arkadaşları evlenip çoluk çocuğa karıştıkça, giderek yalnızlaştığının o da farkındaydı. Bu kadın her duygusunu mu hissederdi?

Sesini bir ton düşürerek devam etti.

- Anacım ben üniversiteyi bitirdiğimden beri çalışıyor, iyi kötü paramı da kazanıyorum. Evlenmek şart mı? Ah şu beklediğim kadroyu bir alsam da başımı sokacak küçük bir eve çıksam... Kusura bakmayın ama baba evinden taşınmadıkça  senin de elalemin de dilinden kurtulamayacağım, besbelli! Eşin dostun çok etkiliyor seni farkında mısın? Neymiş Firdevs Hanım beni kardeşiyle tanıştırmak istiyormuş, adam beni görmüş beğenmiş, tanışmayı kabul etmiş. Lutfetmiş beyefendi! Uzaktan  görmekle  ne kadar tanımış beni, neyimi beğenmiş anlayamadım ki?!  Üstelik bir de çocuk deyip duruyorsun, tepemin tası iyice atıyor. Ben de gördüm onu uzaktan. Koskoca adam. Bak onun da bir beğeneni olmamış bu yaşına kadar üstelik.

- Kızım bir evlilik geçmiş başından adamın.

- Neyse ne, hiç işim olmaz! Lütfen artık kesebilir miyiz bu konuşmayı! Ben odama gidiyorum. Biraz müzik dinleyeceğim.

Aysel Hanım kızının yorgun yüzüne, gözlerinin altındaki mor halkalara, tepesinde şöyle bir topladığı dağınık saçlarına, hafta sonu rahatlığıyla üzerine geçiriverdiği eşofmanının içinde iyice kaybolmuş zayıf  bedenine bakarken içi parçalandı. Boğazına bir düğüm geldi oturdu. Ne çok kilo vermişti... Hep yorgun, hep isteksizdi son aylarda. Üstelik çok da sinirliydi. Gözünün üstünde kaşın var dedirtmiyordu kimseye. Zaten oldum olası başına buyruk, özgür ruhlu bir kızdı. Bu yönünü severdi kızının. Ayaklarının üzerinde durabilsindi. Kocası da kendisi de Meltem’i yetiştirirken bunu hedeflememişler miydi? Şu yorgun, bitkin hali bir yana, çok hoş bir kızdı Meltem. Kişiliğinin ona kattığı hava bambaşkaydı. Bir ortama girdiğinde bütün dikkatleri üzerine çekerdi. Kızının fakültedeki halini düşündü. Kuzguna yavrusu şahin görünürdü malum ama onun yavrusu güzel olduğu kadar, canlı, neşeli bir genç kızdı o yıllarda. Hele o pek özenerek baktığı, omuzlarından aşağı dalga dalga dökülen, şimdilerde biraz kısalttığı parlak kestane rengi saçları, siyaha bakan koyu kahverengi kocaman gözleri… Bakışlarındaki zekâ pırıltıları mıydı gözlerini böyle kocaman gösteren? Kara gözlüm diye severdi Aysel Hanım kızını. Son aylarda o gözlerin feri sönmüştü. Ne olmuştu da kendinden vazgeçmişti, içine kapanmıştı kızcağızı gene?

Aysel Hanım’ın içini bir sıkıntı kapladı. Meltem böyle bir dönemi yıllar önce Filistinli arkadaşı   Rashed’in  ülkesine geri döndüğü zaman da  yaşamıştı. Kocasına pek belli etmemişti ama Meltem ile Rashed arasındaki arkadaşlığın bir gönül ilişkisine dönüşebileceğinden endişe etmişti hep. Çocuk yabancıydı. Ülkesine dönecekti önünde sonunda. Meltem üzülecek diyeydi endişesi. Bu konu hiç konuşulmamıştı ana kız arasında. Aralarında güçlü bir bağ olduğu aşikârdı, okulda oldukları zaman dışında çoğunlukla birlikte vakit geçirirlerdi. Zaten iki arkadaşıyla birlikte karşılarındaki dairede oturuyordu Rashed. Gerçi Meltem’in pek çok başka arkadaşı vardı. Rashed’in de çevresi kalabalıktı. Hep birlikte toplanırlar, gezerler, farklı okullarda olmalarına rağmen birlikte ders çalışırlardı. Rashed sık sık onlara gelir, evin oğlu gibi yakınlık görür, sevilirdi. Aysel Hanım’a  anne, kocası Namık Bey’e de amca diye hitap ederdi Rashed.

Meltem ile Rashed pazar günleri uzun yürüyüşlere çıkarlardı çoğu zaman. Akşamları bir kafeye ya da restorana gittikleri de olurdu arada. Rashed çok sevip saydığı Namık Bey’in talimatlarına kesin kes uyar, gece tam 23.00’te  evde olurlardı. Tanışmalarından kısa bir süre sonra birlikte İstanbul’a  gitmişlikleri bile vardı. Meltem Beşiktaş’ta anneannesinde, Rashed ise yakın bir otelde kalmıştı. Özellikle İstanbul için kurallar daha sıkıydı. Namık Bey’in endişesi, tanımadıkları çevrede it kopuk bulaşır, çocuğun da başı belaya girer diyeydi.

İki yılları böyle dolu dolu geçti.

Dönüş zamanı gelip çattığında, çok sevdikleri delikanlıyı yolcu ederken hepsi üzgündü. Duygusal bir insan olan Namık Bey, Rashed’e sıkıca sarılırken gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışmamıştı bile. Rashed de kendini zor tutuyor, neşeli davranmaya çalışıyordu. Ama yüzü bembeyazdı. Aysel Hanım üzüntüsünü,  birkaç komşusuyla birlikte  taksinin arkasından su dökme telaşıyla gizlemeye çalışıyordu. Meltem ise son derece sessizdi. Dikkati çekecek kadar sessiz ve tepkisiz. Rashed’in bindiği taksi uzaklaşırken, o da sakin sakin okulun yolunu tuttu. O akşam en yakın arkadaşı Zeliha’da kaldı. Aysel Hanım bilemezdi tabii onun arkadaşına doya doya ağlamak için gittiğini.

Ayrılık gününden sonra Meltem uzunca bir süre içine kapanmış, derslerinden başka bir şeyle pek ilgilenmemişti. Daha sonra yavaş yavaş toparlanmıştı toparlanmasına ama bu sefer de ağır ders programına rağmen, çok hareketli, yorucu bir sosyal yaşamın içine atmıştı kendini. Annesiyle paylaşmasa da bu dönemde birkaç erkek arkadaşı olmuş ama bu arkadaşlıklar uzun sürmediği gibi, hiç umulmayacak zamanlarda son buluvermişti.

Derin derin içini çekti Aysel Hanım. Kalktı kendine bir çay doldurdu. Mutfak penceresinin önündeki koltuğuna oturarak bir de sigara yaktı. Pencerenin önündeki ağaç ne kadar da büyümüştü; sonbaharın kızıl sarıya boyadığı yaprakları seyrederken tekrar Meltem’in talibi Ömer’e yöneldi fikri.Belki de kızı haklıydı bu tanışmaya tepki göstermekte. Gerçi Meltem bu kadar mutsuz görünmese, hiç açmayabilirdi konuyu ama kızı sanki ömür boyu  yalnızlığı seçmiş gibi davranıyordu son zamanlarda. Belli mi olurdu, belki  Ömer’den hoşlanırdı, yaşamına bir renk gelirdi hiç değilse. Ne mutlu çiftler vardı tanıştırılarak evlenmiş. Ne vardı sanki bir kez görüşseler, Meltem kendine böyle bir fırsat tanısa?.Üstelik çocuk herhangi biri de değildi. Henüz kırkların başında, başarılı bir avukattı. Aysel Hanım bir kez Firdevs Hanımlarda görmüş, kısa bir sohbet fırsatı bulmuştu Ömer'le. Uzun boylu, zarif bir gençti. Yakışıklıdan çok karizmatik denilebilirdi Ömer için. Aysel Hanım’ın  en çok dikkatini çeken özellikleri, doğal ve içten gelen kibarlığı ve zarafeti olmuştu. Ses tonu ve konuşması da çok etkileyiciydi. Bu özelliklerin Meltem’i çok çekeceğini biliyordu. Israrı biraz da o nedenleydi. Başından kısa bir evlilik geçtiğini söylemişti Firdevs Hanım. Boşanma nedenlerini kimse bilmiyordu ama, karısına çok âşık olduğu ve uzun süre onu unutamadığı biliniyordu. Belki de duyguların peşinden koşamayacak kadar yorgundu Ömer. Sevgi ve saygıya dayanan bir mantık evliliği yapmak istiyordu artık. Meltem’in zannettiği gibi onu şöyle bir uzaktan görmemişti üstelik. Hakkında epey bilgi sahibi olduğunu ağzından kaçırıvermişti Firdevs Hanım. Meltem’e bu ayrıntıları anlatma fırsatı bulamamıştı ki. Kızı iyice gerilmiş ve konuyu kapatmıştı. Neyse artık diye düşündü,daha fazla gitmeyeyim kızın üstüne. İnadı tuttu mu bu işin olacağı varsa da olmaz.

Aysel Hanım, kalktı ocaktaki yemeği karıştırdı. Tuzuna baktı, biraz tuzsuz geldi ama Namık Bey yemek tuzlu olunca  “Karıcığım yemeğin tuzu az olursa eklersin ama tuzlu olursa yapacağın bir şey yok. Hepimizin tansiyonu var” diye söylenirdi.

O kendi kendine durum değerlendirmesi yapadursun, Meltem annesiyle konuşmanın gerginliğini atmak için odasına çekilmiş, özenle sakladığı eski kasetçalarına özel olarak doldurduğu “Anılar”  kasetini koymuş, zorla alışmaya çalıştığı şekersiz çayını yudumluyordu. Esmeray’ın boğuk ve hüzünlü sesi odasını doldurduğunda göz pınarlarında biriken yaşları tutamaz oldu. Onların şarkısıydı bu.

Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım

Unutma beni, unutama beni

Gözünden damlayamayan gözyaşı olayım

Unutma beni, unutama beni

Gölgen gibi adım adım

Her solukta benim adım

Ben nasıl ki unutmadım

Sen de unutma beni, unutama beni

 

Düşünceleri onu yıllar öncesine götürdü. Meltem üniversitenin birinci sınıfındayken tanışmıştı Rashed'le. Meltemlerin karşısındaki daireyi, ev sahibi hep yabancı öğrencilere kiralıyordu. O sırada karşı dairede Ürdünlü üç öğrenci oturmaktaydı. Rashed onların arkadaşıydı. Ziyaretlerine geldiği bir gün ateşi yükselip hastalanınca, gençler ilaç istemek için Meltemlerin kapısını çalmıştı. İlk o zaman görmüştü Meltem Rashed'i. Arkadaşları gibi yakışıklı sayılmazdı, epey uzun boylu ve çok zayıftı. Ateşten çakmak çakmak bakan gözlerindeki hüzün, bakımsız ve hasta hali etkilemişti Meltem’i. Bir farklılık vardı onda. Kemikli yüzü, çıkık elmacık kemikleri, hafifçe kemerli burnu, dökülmekte olan saçlarıyla daha da belirginleşen geniş alnı ve hüzünle bakan, hafif çekik, güzel ela gözleri... Annesi hemen harekete geçmişti. Çocukken sık sık hastalanan Meltem’den alışkın olduğu için ilk olarak boğazına bakmış,ateş düşürücü vermiş, ıhlamur kaynatmıştı. Bir iki güne iyileşmezse doktora gitmesini tembihlemişti.

 

Meltem ondan sonra birkaç kez daha gördü Rashed’i karşı evde. Çok iyi ve dürüst bir insan olduğunu öğrendi arkadaşlarından. Filistinliydi. En şaşırdığı şey ise onun çok zengin olduğunu duymak oldu. Toprakları vardı ailesinin. Çok güzel at bindiğini, atlara çok düşkün olduğunu sonradan ondan öğrendi. 

Dönemin sonunda Ürdün’lü gençler mezun olup ayrılırken, çok sevdikleri aileye komşu olmaya uygun, Meltem’i gönül rahatlığıyla emanet edebilecekleri üç arkadaşlarını önerdiler ev sahibine. Biri de Rashed'di haliyle. İkinci sınıfa geçmiş olan Meltem o zaman 20 yaşındaydı. Rashed ise 26. O yaşlarda bu fark önemli olabiliyordu. Üstelik Rashed farklı bir kültürde yetişmiş, savaş görmüş toprakların çocuğuydu. Bu nedenle erken olgunlaşmak zorunda kalmıştı. Seçkin bir üniversitede okumak için gelmişti Türkiye’ye. Okulunu bitirir bitirmez ülkesine dönmek, topraklarının başına geçmek zorundaydı.  Babasını daha annesinin karnındayken kaybetmişti. O ve ikiz kız kardeşini annesi binbir güçlükle büyütmüştü. Bir de ablası vardı. Evet  varlıklıydılar varlıklı olmasına ama sonuçta işgal altındaki bir ülkenin vatandaşıydılar.Rashed ailesine, özellikle annesine,vatanına çok düşkün, sorumluluk sahibi bir gençti.Meltem ilişkilerinin başından beri onun okulu bitirince ülkesine döneceğini biliyordu. Şimdiki aklıyla, o zamanki kadar hak vermiyordu onun bırakıp gidişine. Mutlaka bir çözüm bulunurdu çok isteseydi diye düşünmeye başlamıştı artık. Gözyaşları yanaklarından akarken arkadaşı Ali'nin sözlerini hatırladı. "Bir erkek gerçekten bir kadınla birlikte olmak istiyorsa mutlaka bir yolunu bulur" demişti. O zaman Ali’ye çok kızmıştı Meltem. Oysa ne kadar haklıydı.

Ah anacım diye düşündü Meltem, kaç yıldır içinde büyüttüğü, belki de zorunlu ayrılık nedeniyle her ikisi için de yarıda kalmış bu sevdayı hep bir gizlilik içinde yaşadı kızın. Sen ve özellikle babam, onun yabancı olması nedeniyle bize kesinlikle engel olurdunuz. Endişe ederdiniz beni alıp uzaklara götürecek diye. Oysa onun öyle bir düşüncesi hiç olmadı ki.                 “Sen denize, doğaya âşık, özgür ruhlu güzel kız, yapabilir misin oralarda? Çalışıp bir iş sahibi olabilir misin? Oraları bilmediğin için anlayamıyorsun. Savaş var vatanımda. Başka da hiçbir şey yok. Ölürsün sen oralarda, yavaş yavaş ölürsün, ruhun ölür. Ve ben buna dayanamam”

Gencecik bir kız için ne büyük bir yük almışım omuzlarıma meğer diye geçirdi içinden Meltem, gözyaşlarını silmeye gerek bile görmeden. Ne ağır bir sorumluluk. Hikâyemiz onun gidişiyle de bitemedi ki anacım. O gittikten sonra, haberleşmenin imkânsızlığı nedeniyle, göz görmeyince gönül katlanırmış hesabı, duygularımı kalbime gömüp, ne zaman biraz toparlansam, hayatıma biri girecek gibi olsa, sanki hissetmiş gibi, Türkiye’ye ziyarete gelmedi mi? Bu böyle kaç yıl sürdü... Sevginin bir kelebeğin kanatları gibi, uçuş uçuş yaşandığı  en güzel yılları, senin akılsız kızın bir romantizm tutsaklığında geçirdi.

En son gelişinde master programını tamamlamak üzereydim hatırlarsın anne. İstanbul’dan aramış, iş için geldiğini söylemişti. Ama ben onun işi bahane ettiğini, beni görmeye geldiğini biliyordum. Sizden izin isteyerek, beni İstanbul’a çağırmıştı. Sevdamızın başladığı yerde, İstanbul’da buluştuk. Ben bir heves ve özlemle gitmiştim hemen o gün. O zaman da, henüz hayatımda olmasa bile aklıma düşmüş  biri vardı, kalbime girmek için bekleyen. Ama ben koşa koşa ona gitmiştim. Birlikte geçirebileceğimiz on günümüzden bir  saat bile kaybetmek istemediğimden. Çok değil ertesi gün, o çok sevdiğimiz boğaz gezisini yapmak için bindiğimiz vapurda, rüzgârdan uçuşan saçlarımın  arasından, belli etmeden profiline baktım, düşündüm, hissettim. Ve hiç beklemediğim bir şey oldu. Birden bir yorgunluk sardı yüreğimi. Bir yabancılık, bir uzaklık, belki bastırmaya çalıştığım yoğun bir öfke. Çoğu kendime yönelik. O an kararımı verdim. Ayrılacaktım ondan! Bu kararı o veremiyorsa ben verecektim, vermeliydim. Hemen o akşam konuştum onunla. "Artık yoruldum" dedim, "Çok yoruldum. Ne beraber olabiliyoruz ne kopabiliyoruz.  Birbirimizi özgür bırakmalı ve yaşamlarımıza devam etmeliyiz artık" . O çok sevdiğim gözlerinde görmeye alışkın olduğum hüznün, yoğunlaşarak nasıl acıya dönüştüğünü gördüm içim parçalanarak. Baktı, baktı... "Haklısın" dedi. O kadar! "Haklısın güzelim". Hemen o gece uçağıyla Ankara’ya dönerken, çok üzgündüm ama bir o kadar da hafiflemiştim.

Biliyor musun anne, esas kopuş ne zaman oldu? Hayır, onun biz ayrıldıktan kısa süre sonra evlendiğini duyduğumda değil. Çok daha sonra, bundan birkaç ay önce. Ortak bir Türk arkadaşımızdan tesadüfen karısının, o çok iyi koşullarda yetişmiş, başarılı, güzel karısının ilk baştan beri o topraklarda yaşamayı kabul etmediğini, bu nedenle başka bir ülkede refah içinde bir  yaşam kurduklarını öğrendiğimde… Final. Nokta. Sen bana ne yaptın diye hiç suçlamadım onu düşüncelerimde. Esas ben kendime ne yapmıştım? Bana endişeyle bakan gözlerini farketmediğimi zannetme annem. Toparlayacağım, merak etme. Niye mi ağlıyorum? Romantik aşk hikâyeme değil, bu aşkın peşine takılıp kaybettiğim yıllara ağlıyorum.

Meltem oturduğu yerden kalktı. Kaseti çıkararak, bir daha çalmamak üzere “anılar” kutusuna koydu. Bir duş alıp, saçlarını kuruttu, üzerine bir blue jean ve ona çok yakışan mavi kazağını geçirdi. Hafif bir ruj sürdü. Mutfağa geçtiğinde annesini pencerenin  önünde, düşüncelere dalmış otururken buldu. Ağacını seyrediyordu. Anneciğinin o güzel sonbahar ağacı... Gözyaşları içini yıkamıştı sanki Meltem’in. Yüreğini bir aydınlık, bir ferahlık kapladı. Annesine sarılarak yanağına sıcacık bir öpücük kondurdu. 

- Düşündüm de anneciğim, bir tanışalım bakalım şu yakışıklıyla... derken gözlerinde muzip bir ifade belirdi. Annesi yorgun gözleriyle kızının güzel aydınlık yüzüne baktı. Sevgiyle gülümsedi.

 

6 Kasım 2021

 

Ferda TUNÇKANAT