KRAVAT
Akrebin sokması kininden değil huyundandır
Antep atasözü
İlkokul beşinci sınıfa geçtim, okul tatil oldu.
Antep’te havalar sıcak mı sıcak. Gün batımının ardından dama çıkarız. Evin içinde yatmak ne mümkün, dam ise püfür püfür. Taht denilen ve etrafı parmaklıkla çevrili sedirlere, yataklar serilir. Geceleri ay ışığı altında açık havada yatarız. Kazara karanlıkta kalkıp da aşağı inmeye çalışanın vay haline. Bir kere damdan düşmüştüm, kırık olmadıysa da ağrılarım günlerce sürmüştü, yerimden kalkamamıştım. Yine de damda yatmanın keyfi bambaşkadır.
Geceleri yanıp sönen yıldızlarla ahbap olurum, bana göz kırparlar. Her yıldızın bir ismi var. Ben en çok Ülker yıldızını severim. Babam romantik bir insan. “Ülker yıldızı ayırdı bizi” türküsünü çok söyler, ben eşlik ederim.
Ülker yıldızı ayırdı bizi
Perişan eyledi dost hepimizi
Ülker yıldızı ayırdı bizi
Perişan eyledi yar ikimizi
En çok sevdiğim ise dolunayda gökyüzü. Bazen bulutlardan gemiler yapıp denizlere açılırım. Uçaklar yapıp gökyüzünde dolanırım, samanyolunda gezerim.
-Çekilin çocuklar, ben geliyorum!
Annem sabah uyandırırken "Bu akşam gene aya gemilerinle gittin mi, uçağına bizi de alsaydın ya" diye benimle şakalaşır.
Evlerde ve çevrede gece gündüz tek tük akrep görülür. Akrep bizim can düşmanımız. Geçen gün komşumuzun kızı, altı yaşındaki Zeynep’in damda ayağını akrep sokmuş. Bir bağırtı koptu. Apar topar akrebin soktuğu yerin üstünden ayağını bağlayıp, ısırık yerini jiletleyip zehirli kanı akıttılar ama hastaneye götürmediler. Ertesi gün Zeynep’in öldüğünü duyduk. Çok etkilendim, yüreğim ezildi. Gökten bir yıldız kaydı. Geceleri gökyüzüne bakıp "Doktor olsaydım Zeynep’i kurtarabilirdim" diye düşündüm. Yıldızlar elimi uzatsam tutacak kadar yakın ama bir yandan da öylesine uzak ki...
Yaz bitti, okullar açıldı.
İlk dört sınıfı okutan öğretmenim Fazilet Özbal, çok hoş, güzel, alımlı bir kadındı. Onu çok sever, hayranlık duyardım. Okulun açıldığı gün, dört yıl boyunca bizi okutan öğretmenimiz, tayininin başka okula çıktığını, o sene bizi okutamayacağını, sınıfa, Baston Ali adıyla tanınan bir öğretmenin geleceğini söyleyince hepimiz çok üzüldük. "Bizi bırakıp gitme öğretmenim" diye ağlayan çok oldu.
Onu hiç unutmadım.
Antep’in en belirgin özelliklerinden biri de lakapçılıktır. Takılan lakap, kişinin tanınmasında ömrü boyunca bir simge olarak kalır, ölümünden sonra bile lakabıyla anılır. O zamanlar bunun farkında değilsem de sonradan lise yıllarında her hocaya bir lakap takma işine ben de gönüllü katılmıştım. Mesela "Do re mi fa sol la si, kel Ferit’in kellesi" diye dalga geçtiğimiz müzik öğretmenimiz Ferit Günal, saçsız müdür yardımcısı "Kabak Ali Osman", tahtaya ördek resmi çizdiği için bu lakabı alan edebiyat öğretmeni "Ördek Nadir" , derste bir an gözü dalanları bile yakalayan "Azrail Asef" yüzünde çiçek hastalığından kalma yara izleri olan tarih öğretmeni "Çopur Habba" .
Sadece öğretmenler değil öğrenciler de lakaplarıyla tanınırdı. Esmerliğinden ötürü "Gara balcan Hökkeş", şişmanlığı yüzünden "Her yeri Mamet", yanakları pek kırmızı olan "Domates Heyri", İngilizce öğretmenine hayranlığından sebep durmadan İngilizce çalışan "İngiliz Aamet", hava atmayı pek seven "Kompresör Vakkas".
Baston Ali okula bisikletle gelip giden tek öğretmendi. Uzun boylu, ince mi ince, vursan kırılacak cinsten bir beydi. Bisiklet üzerinde giderken sopa yutmuş gibi dimdik durduğu için ona Baston Ali diyorlardı. Fazilet Öğretmen gitti, Baston Ali geldi, kendini takdim etti. "Bu sene sizi ben okutacağım çocuklar. Herhalde beni tanıyorsunuz. Ben Ali Çelik" dedi. Biz zaten onu tanıyorduk. Herkesten kalkıp kendini tanıtmasını ve babalarının ne iş yaptığını anlatmasını istedi. Sırayla kalkıp söyledik.
Ben "Babam çiftçi" dedim. Kiminin babası kasaptı, kimininki bakkal, berber, bostancı, kaçakçı… Göğsünü gere gere "Babam kaçakçı" diyen çocuklar çoğunluktaydı. O zamanlar ticaret büyük ölçüde sınır kaçakçılığına dayanıyordu ve kaçakçılık gelir getiren bir meslek olarak kabul ediliyordu.
Sonra "Peki siz büyüyünce ne olacaksınız?" diye sordu. Çoğu babasının mesleğini söyledi. Biri öğretmen olacağım dedi. İri yarı bir arkadaşımız vardı, ona “Oğlum senin adın ne?” diye sordu.
- Paşa, diye cevap verdi.
- Babanın mesleği?
- Kaçakçı öğretmenim.
- Ne olacaksın?
- Paşa olacağım.
- Otur oğlum sen zaten paşasın.
Ben "Doktor olacağım" dediğimde hiç ihtimal vermedi, "Hadi lan, otur" dedi.
Öğretmen çok acımasız. "Sizden adam olmaz" diye en ufak bir hatada basıyor tokadı. Elinde cetvelle geziyor, tuttuğuna vuruyor. Babalarımız "Eti senin, kemiği benim" demişler ya, attığı dayağa, gücenmek şöyle dursun, nimet gözüyle bakıyorlar. Öğretmenin vurduğu yerde gül biter diye hoşgörüyorlar. Kime yakınacaksın?.. Ama bu öğretmen elinden gelse kemiklerimizi kıracak, öyle sert!
Baston Ali’nin güzel de bir kravatı var, arada kravatını gösterip "Bu medeniyet yularıdır. Ah, bu kumaştan değil deriden olmalıydı. O zaman sizi daha rahat döver, yola getirirdim" diye bağırıyor. Sanki öğretmen değil kabadayı. Boynuma takılmış, beni oradan oraya sürükleyen yular gözümde canlanıyor, nefes alamıyorum.
Kravatla tanışmam böyle oldu işte. Ona karşı içimde bir öfke, bir hınç! Zavallı kravat…
Sınıfta yaşça bizden büyük çocuklar var. Hiçbirinin okumaya niyeti yok. Çoğu öğleye kadar okulda, öğleden sonra çıraklığa devam ediyor. Tek amaçları ilkokul diploması almak, o kadar. Bizim mahallede ve evlerde elektrik yok. Evler gaz lambasıyla aydınlatılıyor. Gaz lambasının ışığında ders çalışmak çok zor. Evde çalışmak için masa da yok. Üzerinde yufka ekmek yapılan açma tahtasında çalışıyorum. Eğer ekmek yapılmıyorsa yaşadım. Çünkü ders çalışacak masam var. Evimizde kitap hiç yok.
Bu arada bizim köy nahiye oldu. Nahiyeye, müdür geldi; ilkokul mezunu yaşlı bir adam. Müdür ya, pek saygı görüyor, köyde parmakla gösteriliyor.
Derken ilkokul bitti. Artık benim de diplomam var. Babam "Baş ol da istersen soğan başı ol" lafını pek severdi. Onun deyimiyle artık soğan başı olma yolundayım. Babam "Bak okul bitti, istesen nahiye müdürü dahi olursun" diyor; "Okumaya devam et. Ben seni ceketimi satar yine okuturum". Ben "Bu ceket ne kadar kıymetliymiş" diye düşünüyorum. Onun saçını süpürge ederim gibi bir deyim olduğunu çok sonra anlıyorum.
Ortaokula kayıt zamanı geliyor. Kayıt için diploma, kravatlı üç adet fotoğraf, ikametgâh ilmühaberi gerek. Beni en çok düşündüren kravatlı fotoğraf. Bizim ailede kravat takan kimse yok. Sadece bir akrabamız takar. O da kırk yaşlarında, hukuktan terk, fötr şapkalı, şık giyimli Deli Kâmil Amca. Her şehrin birkaç delisi olur. Kâmil Amca da Antep’in en meşhuru, herkes tanır. İnönü’yle kafayı bozmuş, parti delisi. Ondan da kravat isteyemem. Düşünüyorum, bu kravat işi benim canımı sıkıyor.
Teyzemin iki oğlu İstanbul’da üniversitede, biri hukukta biri de elektrik mühendisliğinde okuyor. Mutlaka kravatları vardır ama o sıra Antep’te değiller. Bir de bizim kirvemiz değirmenci Abbas Amca'nın oğlu Ali var. Eskişehir’de ablasının yanında ortaokula gidiyor. Tatilde Antep’te, ailesinin yanında olmalı. Ondan kravat alırım diye düşünüyorum.
Değirmenci Abbas Amca ilginç biri. Babamın yakın arkadaşı. Kaç göç senesi babasını öldürüyorlar. Annesi ve daha beş yaşındaki Abbas, bizim köyden geçerken, köyün tek su değirmeninin sahibi Yusuf Amca anneyi görüp alıkoyuyor ve evleniyor. Abbas’ı o büyütüyor, herkese "Bu benim oğlum" diyor. Abbas Amca Ermeni olduğunu sır gibi saklarmış. Babama anlatmıştı. Annesinin öldüğü sıralarda Suriye’den akrabaları izini bulup görüşmeye gelmişler. Annesi de olmayınca Abbas Amca yaklaşmaya çekinmiş, hiç sahiplik etmemiş. Onlar da dönüp gitmişler.
Abbas Amca’nın oğlu Ali'den fotoğraf çektirmek için kravatını istiyorum. Önce hiç oralı olmuyor. Yalvarıyorum, kızıyorum, ısrarla istiyorum. Sonunda tek kravatını bin bir nazla veriyor. "Aman başına bir iş gelmesin" diye tembih üstüne tembih.
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Sonunda kravatı almayı başarıp, Foto Lütfü’ye gidiyorum. Dükkâna girince orada fotoğraf çektirmek için renk renk kravatların asılı olduğunu görüp şaşırıyorum. Kimse neden bana söylememiş. Çabalarıma üzülüyorum. İşim bitince kravatı Ali’ye geri veriyorum.
Kravatlı resmime uzun uzun bakıyorum. Kendimi pek yakışıklı buluyor, "Yaşasın ben de ortaokullu oldum" diye bağırıyorum. Yolum aydınlanıyor, yaşama sevinciyle doluyorum.
Ortaokul ve lisede kravat kıyafetimizin bir parçasıydı. Ortaokulda hasır örgülü, mor kravatımı okula girerken kapıda takar, çıkar çıkmaz cebime tıkıştırırdım. Liseye başladım, Almanya’dan izne gelen dayımın oğlu, kırmızı bir kravat hediye etti, üç yıl onu taktım. Mor kravatımı da ortaokula yeni başlayacak olan kardeşimin arkadaşı Folklorcu Ali’ye verdim. Yıllar sonra bir akşam bir telefon geldi. Hal hatır sorduktan sonra "Senin bana verdiğin mor kravatla liseyi bitirdim. Şimdi İstanbul’da konservatuvarda folklor bölümünde hocayım. Hâlâ o kravatı saklıyorum" dedi.
Kravat takmayı hiç sevemedim, hediye gelenler dışında parayla bir tane bile almadım. Yedek subaylıkta mecburen, kendimin ve yakınlarımın düğünlerinde zoraki taksam da hiç alışamadım. Belki de ilkokul öğretmenimin bende bıraktığı en kalıcı izdi kravat. İsteksizce kullanılan, boynumu sıkan, nefesimi daraltan…
Hüseyin Kalaycıoğlu