KUTU GİBİ BİR ODA

KUTU GİBİ BİR ODA

 

Henüz on yedi yaşımdaydım. Okulumu bitirmiş, atanmıştım. Göreve başlayacağım günü sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet gün geldi ve yola çıktım, önce Ordu sonra Gölköy... Birkaç gün beklemenin ardından ilçe içinde görevlendirmem gerçekleşti ve Okçabel köyüne atandım. Önce Gürgentepe’ye oradan köye gitmem gerekiyordu. Muhtarın Gürgentepe’de işyeri vardı. Eşyalarımla birlikte gidebilmem için onun desteğine muhtaçtım. Muhtarın temin ettiği atla yaklaşık üç saatte köye ulaşabildim. Okulun sadece bir lojmanı vardı ve okul müdürü oturuyordu. Diğer öğretmenlerin barınmak için ev bulmaları gerekiyordu. Muhtar okulun yüz metre kadar ilerisinde Dursun Amca'nın evinin üst katında bir oda ayarlamıştı benim için. Okuldan sonra kalın gövdeli tek tük kayın ağaçları arasından patates tarlalarını geçerek ulaştım kalacağım eve. Sonraki aylarda ormandan bozulmuş bu tarlalarda yetişen patateslerin ne kadar lezzetli olduğunu öğrenecektim. Ev tümüyle ahşaptı. Alt katı ev sahipleri kullanıyordu, üst kat depoydu.

Bana verilen oda merdivenin hemen karşısındaydı. Kilidi olmayan kapıyı merakla açtım. Hemen karşıdaki dilim dilim pencereden okulumu görebiliyorum. Soldaki pencereden karşı tepelere oradan ufka doğru hoş bir manzara... Odanın üç tarafında yerden elli santimetre yükseklikte, bir metre genişlikte tahta sedir vardı. Sol taraftaki pencere kenarına yatağımı koydum, manzaralı olsun diye. Sağ tarafta üç dört sıra küçük raf üzerine bir küçük tencere, birkaç tabak ve bardaktan oluşan mutfak eşyamı dizdim. O sediri mutfak olarak kullanacağım belli oldu böylece. Soba için ortadaki alan dışında yer yok maalesef. Herhangi bir şey pişirmek, su ısıtmak için soba tek çare. Sobanın arkasında, okulu gören pencere önünde bir kişilik yer var oturmak için şükür. Yerleşmek hiç zor olmadı. Başkaca seçenek yok zaten. Kutu gibi bir oda. Sobanın önünde durduğumda sol pencereden ufka, karşı pencereden okuluma ulaşabiliyorum. Okulun arkasındaki tepeye tırmanan yol, kasaba bağlantısı. Özetle her şey elimin altında, gözümün önünde. Duvarlar engel değil... Ufka doğru uçmak bedava.

Taban, tavan, duvarlar hepsi ahşap. Yaz için havadar. Hafif esen rüzgâr bir taraftan girip öbür taraftan çıkıyor. Rüzgâr biraz sertleşince hafiften ıslık sesleri... Kışı düşünmem gecikmedi. Tanrım nasıl yaşayacağım burada? Annemin şeritler halinde kestiği gazete kâğıtlarını pencere kenarlarına hamurla yapıştırması geldi aklıma. Bulduğum gazete kâğıtlarını duvarlara ve tavana hamurla yapıştırdım. Kutu gibi odam basın ofisinedönüştü adeta. Televizyon bir yana, henüz bir radyom bile yoktu. Boş kaldığım zamanlarda duvarlarımı okuyabilirdim. 1971-1972 yılının çalkantılı siyasi dönemini yansıtan gazete haberleri iç açıcı değildi. Okudukça içim daralıyordu. İçeriklerine uygun olarak çoğunlukla siyah beyazdı. Yurtdışında diplomatlarımıza saldırılar, öğrenci olayları, uçak kaçırmalar, hükümet değişiklikleri, ekonomik sıkıntılar, Karaoğlan’ın siyasi yaşamda boy göstermesi önemli haberlerdi. Yatarak, oturarak, diz çökerek, diz kırarak, ayakta geceleri gaz lambası ışığında okudum satır satır. Hatmettim desem yeridir.

Gaz lambasının aydınlattığı küçük bir bölüm dışında aydınlıktan karanlığa oradan sonsuzluğa gider gibiydi odamın duvarları. Arada bir Hayat mecmuasından ve Ses dergisinden sayfalar renk katıyordu. Ortaokul döneminden itibaren hayranlıkla takip ettiğim Hayat'tan sayfalara duvarlarımda rastlamaktan mutluydum. Özellikle fotoğraf sayfalarını göz hizasına yerleştirmiştim. Onları hayranlıkla izlerken nasıl bir makineyle, nasıl bir gözle çekildiklerini düşünürdüm. Giderek artan merakımın beni fotoğraf dünyasına çekeceğini bilemezdim. O günlerde Anadolu karelerinden tanıdığım fotoğraf sanatçısı Ozan Sağdıç'la yıllar sonra tanıştığımda çok heyecanlanmıştım. Onun sohbetlerini dinlemek beni eski günlere, hayranlıkla baktığım fotoğraflarına götürürdü.

Kutu gibi odamda bir duvardan öbür duvara birkaç adımda ulaşabiliyordum. Dar ama sıcaktı. Soba biraz yanınca kapıyı açmak zorunda kalıyordum. Hızla ısındığı gibi hızla soğuyordu.Akşamları ziyaretime gelen komşu evin delikanlısıyla sohbet ediyorduk, topladığım yatağımın boşluğunda, gaz lambası ışığında. Eli boş gelmez bal, kaymak, yoğurt, peynir getirirdi. Köyden, ilçeden, ülkeden konuşurduk gece yarılarına kadar, ne olacak bu memleketin hali diyerek. Onun sayesinde köyü tanıdım diyebilirim. Muhabbetimiz arttıkça, kızlardan da söz eder olmuştuk. Bıyıkları yeni terlemiş genç öğretmen olarak köyün kızlarının gözünde popülerliğimi ondan öğrenmiştim.

Kış gelmek üzereydi.Gazete kâğıtlarının yeterli izolasyonu sağlamayacağını düşünerek, ilçeye gittiğim bir ay başında üzeri kenar süsü desenli ince naylondan bir büyük rulo almış ve tüm odayı bu naylonla kaplamıştım. Böylece odam açık mavi bahar dalı desenli hale gelmişti. Esmeye başlayan rüzgârlarla bahar dalları gibi hafiften dalgalanıyordu. Yer yer şişen bölgeleri raptiyeyle bastırırdım. Küçük bir radyo edinmem uzun sürmedi. Alt kattaki ev sahibimi rahatsız etmemek için kısık sesle ajans ve müzik dinlerdim. Efkârlı türkülerle dalıp gittiğim yalnız akşamlarda gelecek için planlar yapıyordum kendimce, daracık odamın sınırlarına takılmadan. Gündüzleri penceremden ufka uçmak, geceleri gaz lambamın loşluğunda kaybolmak lüksümdü. Sobanın sıcağında, Arkası Yarın'lara, radyo sohbetlerine takılarak uyuduğum çok oldu yatağıma girmeden.Henüz bir sevgilim yoktu ama hayali bile güzeldi, o hayalle içim ısınırdı. Üşüyerek uyanıp yorganımı çekerdim üzerime. Okula bakan penceremin altında bir gece sabaha karşı uykumu bölen davul eşliğinde ramazan manileri söyleyenlere penceremi hafifçe kaldırıp bahşiş göndermiştim. Ertesi gün bu manici gençlerin beşinci sınıf öğrencilerimiz olduğunu öğrenmiştim, öğretmenlerinden bahşiş alan öğrencilerin sevinci sayesinde.

Cuma akşamı bayrak töreni sonrası üç saat yürüyerek Gürgentepe’ye gidiyor, çevre köylerden gelen genç öğretmenlerle orada buluşup hoş zaman geçiriyorduk. Saz çalan arkadaşlarımızın renklendirdiği masalarda geçen beyaz akşamları unutamam. Pazar akşamı veya pazartesi sabahı okul saatinden önce köye dönüyordum. Sanırım sonraki yıllarda doğa yürüyüşlerine merakımın temelleri o sıra atıldı. Hafta sonları olmasa aylarca bu odada kalamazdım o duvarları fark etmeden. Günler okulum ve öğrencilerimle, hafta sonları arkadaşlarım ve meslektaşlarımla geçiyordu. Sadece hafta içi akşamları kalıyordum o küçücük odada. Bulunduğum yaşın enerjisiyle sığındığım çadırdan hallice odama zamanla ısınmıştım. Kış ayları dahil hafta sonu rutininden, yollarda donmak pahasına hiçbir zaman vazgeçmedim. Vazgeçemezdim yoksa boğulurdum bir hafta sonu orada.

İkinci yılın sonunda uçmaya karar verdim ufka ve herşey anılarda kaldı sadece...

 

Kasım 2020

 

 

Ahmet BOZKURT