LEBLEBI

LEBLEBI

Hayat ve dört işlem... Önceleri toplarsın, doymazsın, katlanıp hızla çoğalsın diye çarparsın, zaman geçer başlarsın sıkılmaya, ağır gelir yükü ve ne yaparım diye düşünüp bölmeye kalkarsın, önce böldüğün kümeleri sonra son kalan kümeden nesneleri ve kişileri çıkarırsın, en sonunda da sen çıkarsın.

O, 1980 ile 2000 yılları arası pek önemli, pek ayrıcalıklıydı, hele de mühendislik okuyorsanız. İlkokul, ortaokul sıralarında okul çantası nasıl özenilen bir aksesuar ve öğrenci olmanın değişmez simgesiyse liseye başlamanın en güzel yanı da çantayı terketmek olmuştu. Şöyle en alta havalı bir fizik kitabı yeşilinden, üzerine ilginç fotoğraflarla kaplı, şeffaf naylonla korumaya alınmış defterler... Ver elini okul, biz artık liseliyiz.

Üniversiteye geçince sanki fiziki yükümüz azalmış sadece defter taşır olmuştuk ama fizik yükümüz artmıştı, çok ihtiyacımız olacaktı O'na, sadece okulda değil meslek hayatımızda da. Şimdiki öğrencilere acıyorum; mühendislik okuyup T cetveli taşımanın ne olduğunu, ne anlam ifade ettiğini asla bilemeyecekler, T cetvelinin mühendis olma gururunun çevreye ilk ilanı olduğunu anlayamayacaklar, biraz da hava atmanın kıymetini asla yaşayamayacaklar. O zamanlar mühendis olmanın bir önemi, ayrıcalığı vardı, herşey gibi sıradan hale gelmemişti henüz. T cetveli taşımanın ömrü kısadır, O'nun gibi değildir ama anısı hep sizinledir, aynı askerlik gibi. Yaşarken çok uzun gelir, yaş ilerledikçe kısalır, tatlanır, unutulmaz olur -en ilginci ise- özlenir. Diğeriyse bambaşkadır, hep elinizin altındadır, kâh gömlek kâh pantolon arka cebinde ya da elde taşınan defterlerin en üzerindedir. Mühendislik okuyan bir öğrenci, hele bizim gibi ODTÜlüyse, çok arkadaşı olan yalnız biridir, anlatılmaz bir rekabet insanı yalnızlaştırır, çok azını da yalınlaştır. Ama O hep yanınızdadır.

İyi bir mekanikçiyi sizlerden ayıran en büyük özellik, ellerinin duyarlılığı, dokunma duyusunun ve algısının gelişmişliğidir, öyle ki soğuğun, sıcağın, sertin, yumuşağın, canlının, cansızın bambaşka bir algısı vardır onlarda. Her nesnenin ruhu olduğuna, konuşulunca dinlediklerine, duymak isterseniz konuştuklarına inanırlar. Onun içindir ki arabaya, trene, masaya, sandalyeye ve hatta size... hep farklı bakar, dokunduğunda ruhunu hisseder, arkasındaki emeği görür, çalışanları, ailelerini, özlemlerini, her bir unsuruyla tüm üretim sürecini hisseder. Size dokunduğunda içinizi görür, umursamaz gibi görünür, görünmek zorundadır herşeyi görmenin bir bedeli olarak... Boşuna değildir oto tamircilerinin karılarının mutlu olmaları. Tamirci olamayıp mühendis olmak zorunda kalanlarımız için yol biraz daha uzundur ve ilk dokunduğumuz, ruhunu hissettiğimiz, birlikte yaşamaya başladığımız da O'dur. 

  • Evet çocuklar, bugün biraz sohbet ederek başlayalım derse istedim. Dokunmak, sizce dokunmak nedir, ne anlam ifade eder sizin için?
  • Çok haklısın, hissetmek, karşımızdakini anlamak, bağ kurmak.
  • Evet, iletişim kurmak, artık bağ ile arasındaki fark neyse? Ama ikinci söylediğin güzel; kalbine değmek usulca.
  • Bu da doğru, kokuları, renkleri anlamlandırmak, elbette dokunurken görüyor ve onu içinize çekebiliyorsanız.
  • Genç olduğunuz nasıl da belli, dokunmak deyince gözleriniz parlıyor, ama otur... öyle bir şey değil dokunmak, evlenince yaparsın onu.
  • Evet...
  • Doğru...
  • Ama bugün farklı bir açıdan bakacağız, sizin hayatınızda en fazla dokunduğunuz bir objeye odaklanacağız, ancak sadece şu ana kadarki süreci değil bundan sonrasını da düşünerek...
  • Evet alalım görüşleri, unutmayın sizler mühendis olacaksınız iki sene sonra, o öngörüyle ilerlemenizi tavsiye ederim...
  • Ehh... Başlangıç olarak idare eder, fermuar... Bu tabii ki böbreklerinin ne kadar iyi çalıştığıyla ilgili ama beklediğim cevap değil.
  • Kalem... Harika ama unutmayın çok çabuk tükenen bir objedir kalem, sürekli kaybeder, tüketir ve yerine başka birini koyarız. Halbuki benim istediğim sizin bir parçanız olması aynı zamanda.
  • Çakı mı, senin masum çakı dediğin sustalı oğlum, sen Çinçin’in medarı iftiharıydın değil mi? Belli belli ama değil çakı, Alaattin.
  • Hadi hanımlar yok mu sizin tahmininiz?
  • Çanta ha... Nedense hiç şaşırmadım sevgili Gaye.
  • Flüt mü? Burası konservatuar mı Beste? Kızım sen flüt çalabiliyorsun tamam da, benim bahsettiğim hepiniz için ortak olacak bir şey.
  • Söylemedim değil mi ortak olacağını? Haklısınız, Ferit de onun için fermuar dedi anlaşılan.
  • Tamam tamam kızlar da kot giyer, görüyorum, onların da fermuarları olur, tamam.
  • Yine mi sen? Aklın fikrin hep orda değil mi? Senin bedenin ile nasıl bir uyum içerisinde olduğunu bilemem ama o da değil.
  • Aslan evladım, Ruhi Hocan kurban olsun sana, Das Kapital! Das ha, oğlum sen daha benim dediğimi anlamıyorsun onu nasıl anlayacaksın, siz bu kafada gidin yakında ülkeyi de yobazlara bırakırsınız artık.
  • Hayır...
  • O da değil...
  • Tahmin edemediniz, iyi bir mühendis işe önce düşünerek başlamalı, bir fikir yaratmalı, araştırmalı, fikri olgunlaştırmalı, kanıtlamalı ve insanları inandırmalıdır, mühendisliğin temeli budur. Gelecek ders biraz da kuram, hipotez, tez, anti tez gibi kavramları tartışalım, bakalım oralarda ne inciler çıkacak? Das Kapital ha, hadi görelim bakalım.
  • Efendim?
  • Haa sorumun cevabını merak ettiniz, neydi biliyor musunuz O? ... He...
  • Ruhi Bey, Ruhi Bey, ne yapıyorsun burda tek başına bakalım? Kimle konuşuyordunuz böyle yüksek sesle? Vallahi sizi arıyordum her yerde, sesinize geldim.
  • Öğrencilerimle konuşuyordum... Yoksa oğlanlar mı geldi? O zaman torunlar da gelmiştir. Geçen hafta bekledim bekledim,gelmediler.
  • Ruhi Bey yine unuttunuz, oğlanlar Amerika'da öyle her hafta beklemeseniz ya.
  • Yaaa...
  • Hadi gidelim eşiniz bekliyor... Aaa nedir bakalım elinizde tuttuğunuz bu şey? Ne ilginç...
  • En büyük oğlana almıştım O'nu, ne çok sevinmişti, hem yarın ziyaretime gelecek... Burada unutmuş, geri veririm... Onsuz yapamaz ki.
  • Bakabilir miyim ?
  • HAYIR! Hayır, olmaz... Benim O!.. Mukaddesss, Mukaddes nerdesin? Söylesene ona, oğluma vericem, yarın... Büyük olana, daha on yaşında, büyüyünce mühendis olmak istiyor.

Ne güzel parlardı geceleri, önce yeşilleri çıkmıştı, tuşlara basınca neon gibi yanarlardı. Gündüz işlem yapar gece aydınlanırdık ışığında, dimerli anahtarlar gibi. Önce bir tuş çok loş sonra birkaç tane daha giderek aydınlanır ortalık, hepsi bittiğinde ışıl ışıl olurdu, hele birde yorganın altındaysan. Çok da çapkındı, bizim enerjimiz arttığında, O’nunsa azaldığında başlardı göz kırpmaya. Sonra kırmızı, mavi ışıklısı çıktı, gün geldi karardı, lambalıdan sıvı kristale evrildi, artık daha hızlıydık ama aydınlanamadık eskisi gibi...

O gece bir daha dokundum O’na, artık büyümüştük ışığında oyun oynamak için, başka bir şey bulmalıydım, parmaklarım gezdi üzerinde okşarcasına, o siyahlı beyazlı kıpır kıpır eden tuşları hissederken, dayanamadım ve aniden başladım basmaya...

Önce bir 1

Sonra 8 yani sonsuz...

3

7

Yine sonsuz...

Bir daha

3 ve 7

Sıraya girin... 1 8 3 7 8 3 7

Şimdi ters çevir

Mımmmm mıhhhhh

Canım çekti.... Leblebi

837, çok fazla yukarıda, topla ikisini, ya da 2 tane, çarp 2 ile. Ne buldun? 1674. Şimdi topla her bir sayıyı, etti mi 18. Ne kalmıştı yukarıda? Evet 1! Ekle kalanı, sonuç ne? 19. Çorum... Bunu duyan Denizli ayağa kalktı, tamam tamam dedik. 2 tane 37 var. Topla her birini kendi arasında ve bir daha, etti mi 20. Kalan 8'leri çıkar birbirinden etkisiz eleman. Böl kalanı 1’e, ne etti?Yine mi 20 ? Yani Denizli... Zaten ne gelir alfabe de Ç’den sonra? D!

Mımmmm mıhhhhh

Canım çekti.... Leblebi

Önce Amerikan ürünleri girdi hayatımıza, ardından Almanlar. İstila etmişlerdi tüm prizleri. Nadiren bazılarında Danimarka ürünü vardı, Lego. İsviçre ürünlerini yerdik tatlı tatlı. O, hayatımızdaki ilk Japon’du, kendi İsviçreli, televizyondaki hali Japon, Heidi’den sonra. Jules Verne’in dedektif Fix’i vardı, benimse FX, o 80 idi benimki 102, o Fransız idi bense Japon’u olan Türk.

Çocuk ruhunu koruyabilenler, basit şeyleri sever, ne sever?... Biri “Ç”orum mu dedi, yoksa “D”enizli mi, ne dedi,  “Leblebi” mi dedi?

 

“Ç”ıt “Ç”ıt eder tuşları

“D”urun “D”okunmayın “D”er bakışları...

“Ç”ocuklar “Ç”ok sever “D”imdik “D”urmayı

“Ç”arptık, “Ç”ıkarttık da

“D”oplayıp, “D”aksim edince

Göremedik o “D”ahi “Ç”ocukları

Bilirim saçma sapan gelir “D”izeler size

Zaman gerekir olgunlaşıp, “D”eğerlenmesi i”Ç”in

Yok “D”eğil onun i”Ç”in

Sadece sizin i”Ç”in.

Yok olup gitmiş ya da küçüle küçüle kimliğini kaybetmiş fakat o zamanlar her eve girmiş markalar vardı, şimdi dokunuyorum O’na, tuşlarına ve başlıyor yolculuk: Salondayım, hâlâ Nordmende siyah beyaz televizyon var, Schaub Lorenz, renkli olanı gelmek üzere ama bundan nasıl ayrılacağız? Önce en alt düğmeyi çekip çıkartıyorum, ayar yapmam lazım, mühendis olacağız ya annem benden istemiş. Tamam, oldu bu iş, mühendislik hizmetimizi başarıyla sonlandırmışız. Problem boynuz antendeymiş, bir fiske, çatal bile takmaya gerek kalmadan hallediyorum problemi. Elim çok yatkın, elektrik mühendisi mi olsaydım acaba? Yok be bu benim en büyük hayalim, elimle birşeyleri tamir etmek değil, hissetmek. Ama çok da sıkılmış, bunalmıştım, bir ay olmuş Emre’yi ve diğerlerini görmeyeli halbuki bu gece yine toplanıyorlar, benimse yine ders çalışmam gerekiyor, gece iki, üç, dört, yıkılana kadar. Canımıza okuyorlar bu bölümde, yapacak bir şey yok. Şimdi odamdayım, bir tarafta saman kokulu sarımsı teksir kâğıtları, çalışacağım dersin kalın kitabı, defterim, hadi olsun “ dynamics of machinery” dersin adı. Sırtındaki silgi koparılarak hafifçe çiğnendikten sonra tükürülmüş, parlak muhafazası dişlenmiş sarı Stabilo kurşun kalemim, yarısı kopartılmış, kopartılan kısmı tırnakla eşelenmiş Pelikan yeşil silgim, isimsiz yuvarlak kırmızı kalemtıraşım ve O, baş köşede. Açılınca masa gibi bir şey olan dolabımın önündeyim, mutfaktan aldığım, dengeyi sağlayamazsanız sağa sola oynayan turuncu vinil bir sandalyeyle. Oturuyorum, oda loş sadece masa lambası odaklanmış çalışma alanına, indiriyorum kapağı masa olması için, uzanıyorum önce O’nun siyah düğmesine: Sert bir çıt sesi sonra yumuşak bir çıt, çıt çıt... yanmaya çalışan küçük bir lambanın uyanma sesi... tatlı bir beklemeden sonra yeşil ışık geliyor. Sonra daha uzaklara uzanıyorum: Sanyo radyo teybime, yerleştiriyorum üzerinde Basf yazan kasedi, muhtemelen yine Pink Floyd doldurtmuşumdur, basıyorum play tuşuna... Ve gittiğim yerde bitiyor mu anım yoksa başlıyor mu hayallerim?

Dokunun istedim, sadece dokunun, eskiye dair ne varsa, ama mutlaka vardır sizde de, gidin, bulun ve dokunun O’na ve başlasın sizin de yolculuğunuz...

 

16.08.2020, Ankara

IY

 

 

 

 

 

 

 

Işık YARAMIŞ