MAVİ

MAVİ

 

1. Sahne

Koyu kahverengi, ahşap dokulu, camsız, dikdörtgen bir çerçeveye hapsolmuş iki kişi görünmektedir. Kıyafetleri göze batmayan iki zayıf kadın, oldukça sade. Soldakinin tek süsü kırmızı elbisesinin üzerinde geniş, beyaz dantel yaka, sağdakinin ise sarı eteğinin üzerindeki kırmızı çiçekler, siyah ceketinin verdiği karanlığı renklendirip aydınlatan. Ayaklarının dibinde duran kahverengi tahta bavul. Herşeyden uzaklaşıp gitmemek için bir sebepleri yok fakat öylece ayakta dikilip kalmışlar. Bir şeyi mi birini mi bekliyorlar, belli değil. Yüzleri ifadesiz, ne düşündüklerini anlayamıyor insan.

Kırmızılı Kadın (Mırıldanır)- Sıkışıp kaldık, bu hiç adil değil. Neden buradayız anlamıyorum. Dar çerçeveye sıkıştığımız yetmiyormuş gibi bir de duvarımızı doldurup duruyorlar. Herşeyimiz hazır çoktandır ama senin yüzünden bir türlü cesaret edip gidemiyoruz.

Siyah Ceketli Kadın (Kızgınlığını yenmeye çalışarak)- Sana kaç kere anlattım canım. Şu anda gitmek için uygun zaman değil. Senin kadar ben de bunaldım fakat bize ihtiyaçları var biliyorsun. Sadece bize değil, diğerlerine de. Şu sıra kafalarını dağıtan, iç sıkıntısından uzaklaştıran bizleriz onları. Biliyorsun bizi çok severek getirip buraya yerleştirdiler. Onlara ihanet etmek olur. Hem ben onları seviyorum.

Kırmızılı Kadın- Ben sevmiyorum demedim ki, ben de alıştım onlara tabii ki. Hele kadın, onu çok seviyorum. Bir de hüzünlü gözleriyle Hasankeyf’i izlemesi yok mu? En sevdiğim diyor onun için. Beyaz paspartulu, gümüş renkli parlak çerçevesi bile yetmiyor içindeki karanlık hüznü silmeye. Suluboya olmasaydı da, üzerindeki cam olmadan biz de doya doya bakabilseydik detaylara.

Adam sordu geçen gün karısına, seni neden bu kadar etkiliyor bu tablo diye. “Sanki evleri sulara gömülmeyecek, sonsuza dek yok olmayacak gibi çamaşırlarını asıp günlük işlerini yapıyor kadınlar, bu içimi acıtıyor. Hele çocuklar, geceden bile korkup annelerinin koynuna sığınan bu masumlar herşeyden habersiz, sokakta buldukları yavru köpekle oynuyorlar ya, işte o beni mahvediyor” dedi kadın.

Siyah Ceketli Kadın (Kahkaha atarak)- Haaa haaa tabii ki doğrudur bu anlattıkları ama bence onu etkileyen yine o itici renkler. Bir mavi hayranlığı var ki onda, yine ona kaymıştır gözü. Her yanımız mavi, ondan üşüyorum bu kadar. Gece mavisi gök altında, koyunlarını otlatan kadın, çelik mavisi toprak üzerinde oturan iki çıplak kadın, az ileride otlayan mavi beyaz atlar. Toz mavisi gökyüzü ve deniz iç içe geçmiş, solgun İstanbul manzarası. Hep mavi işte.  Oysa adam ne kadar renkli. Bir onun seçtiklerine bak, bir de kadının. Bir tane daha Hasankeyf alıp gelmiş, diğerinin kasveti yetmezmiş gibi. Öncekine göre daha zarif neyse ki, yakıştı da yanımıza. Bence hüzünlü filan da değil. Çok aydınlık, suyun mavisi ve üzerinde oynaşan ışık insana huzur ve dinginlik veriyor. Ya da ben yoruldum ayakta dikilmekten de bana öyle geliyor. Dinlenmek istiyorum biraz sanırım.

2. Sahne

Batmakta olan güneşin, sarıdan kırmızıya dönen ışığı odaya dolmaktadır. Salonun kapısı açılır ve adamla kadın içeri girer. Erkeğin üzerinde bej rengi keten bir pantolon, üzerinde mor bir tshirt vardır. Kadın ise siyah bir pantolon ve yine siyah bir bluz giymiş, uzun kahverengi saçlarını arkada toplamıştır.

Camın önündeki koltuklara karşılıklı otururlar. Fonda gün batımının hüzünlü sessizliğine eşlik eden "Ay Işığı Sonatı" çalmaktadır.

Kadın- Günün en sevdiğim saati bu hayatım. Bir de güneş giderken şu Hasankeyf’in üzerini yalayıp geçmiyor mu, gözlerimi alamıyorum. Halbuki yanıbaşında duran Lütfü Günay’ın Kilitbahir’i. “Gün ışığı vurduğunda yalın toprağın aldığı hüzünlü kırmızı rengi, apartmanlarla birleşip yalnızlığı ve hatta terkedilmişliği temsil eden görüntü”yü daha çok sevmem gerekmez mi? Üstelik “toprak, gökyüzü ile kavuşunca umudu ve özgürlüğü çağrıştırıyor, herşeye rağmen yaşamanın kıymetini bilmeli” dercesine. Ama ben ilk görüşte sevdiklerimden, bir daha vazgeçemiyorum.

Adam- Ben de anlamıyorum doğrusu, için o kadar renkliyken dışın ve sevdiklerin nasıl bu kadar renksiz olabiliyor?

Kadın- Aaaa kendine haksızlık etme canım, seni de seviyorum ama hiç de renksiz değilsin. (Uzanır adamın elini tutar.) Hatta rengârenksin. Ama bu sene bizi çok yordu doğrusu. Biz de şu kadınlar gibi bavulumuzu hazırlayıp uzaklara gitsek. Hatta biliyorum neresi olacağını, şu soldaki tablodaki yol olmalı düşeceğimiz. Bir arabanın ancak geçebileceği, daracık sarı toprak yol. İki yanı yarı yeşil yarı sararmış otlarla bezenmiş. Ağaçlar. Yaprakları yer yer sararmış, rüzgârın esintisiyle hafif hafif dans ediyorlar. Yaprakların arasından güneşin parlak ışıltısı süzülüyor.  Yolun bittiği yerde, kayalıkların arasında masmavi deniz. Sakin ve huzurlu.

Adam sessizce gülümsüyor.

3. Sahne

Sabah güneşi, iki kadının üzerine vurmaktadır.

Kırmızılı Kadın- Sabahın bu güzel saatinde, şu karşıdaki vapurda olmak vardı şimdi. İstanbul’da. Denizin üzerinde, bacasından gri dumanlar çıkararak süzülüp, martıların kanat çırpışını dinleyen vapurda. Ardımızda Haydarpaşa Garı’nın görkemli silüeti, karşımız Adalar.

Siyah Ceketli Kadın- Aklın hep gitmekte değil mi? Ben gidecek olsam, onun üzerindeki köyü tercih ederdim. Hani şu atların, sarılı grili çerçeveyi delip, dörtnala, havada uçarcasına gidecek gibi göründükleri. Toprağın rengine bakar mısın, nasıl bir kırmızıdır o? Nasıl elde edilir ki bu renk? Biraz fazla sarı katsan turuncu, yeşil katsan kahverengi olacakken parlak bir kiraz kırmızısı. Birleştiği nehrin mavi rengi kıyılarda çivit mavisi, daha derinlerde deli mavi. Üzerinde sapsarı gökyüzü.

Kırmızılı Kadın- Belli neden oraya gitmek istediğin, yanında da köyün deresi akıyor bak. İçinde soğuk suyun çatlattığı kocaman kırmızı narlar. Karşı duvarda duran kırmızı parlak elmalarla bakışıyorlar. 

Siyah Ceketli Kadın- İşte ben de en çok o elmalıyı seviyorum. Yayılmışlar kocaman siyah çerçevenin içine rengârenk. Boşlukta  uçuşuyorlar sanki. Doğurganlığın, bereketin simgesi parlak kıpkırmızı elma, insanda hem açlık hem mutluluk hissi uyandırıyor. Bilge baykuş, geceleri uyanık kalıp yuvamızı koruyup kollayan ve Ana Tanrıça. Kibele de yapıyor gerçekten ‘Büyük Ana’lığını, uzatıyor elini olabildiğince, yetişip okşamak için hemen altlarında üzgün, mutsuz ve mahzun kalmış  İsmail'in kafasını.

Kırmızılı Kadın (Aksi aksi söylenir)- Uffff diyorum sana sıkışıp kaldık işte burayaaaa!

 

4. Sahne

Evde telaşlı bir koşuşturma. Adam ve kadın koridorda görünür. Adamın üzerinde devetüyü pantolon ve lacivert bir tişört, kadında  bej pantolon üzerine, uçuk mavi ipek bir bluz vardır. Uzun saçlarını omuzlarından aşağı bırakmıştır. Adam antrede duran bavulların üzerinden atlayarak sokak kapısını açar.

Kadın- Sonunda... Buralardan uzaklaşmak çok iyi gelecek ikimize de. Uzun bir tatili hak ettik bence. Tatilde yatıp dinlenmek yok, bol bol bisiklete bineriz Amsterdam'da.

Hem mutluluk, kahkahalar atarak bisiklete binmenin güzelliğinde saklı değil mi, bir de bisiklet maviyse...

Ellerinde bavulları, gülerek uzaklaşırlar.

 

Son sahne

Salon... Duvarda koyu kahverengi, ahşap dokulu, camsız, dikdörtgen çerçeve görünmektedir. Çerçevenin içinde kırık beyaza boyanmış bir tuval, yerde siyah bir ceket ve dantel bir yaka durmaktadır.

 

 

19.10.2020

 

Müge YARAMIŞ