MAVİ KIRMIZI ARABA

MAVİ KIRMIZI ARABA

Her şeyi paketlenmeye başlamıştık, en önce kırılacak eşyalar, sonra kitaplar ve aileden kalma yükte hafif ama anısı büyük süs eşyaları, vazolar, eski ibrikler, gümüş aynalar, sedef kakmalı ağaç oymalar, takılar kutular özenle yerleştirilmişti. Artık koridordaki dolapları boşaltıyorduk. En arka köşede sanki "Beni burada unutacaksınız sandım” diyen sararmış karton bir kutu gördüm. Dağılmasından korktuğum için, büyük bir özenle aşağı indirdim. Merakla açtım. Ucundaki kabarası paslanmış ve çevirmek için kullanılan ipi lime lime olmuş bir topaç, birkaç eski anahtarlık ilk bakışta göze çarpıyordu. Birden köşede bir teneke parçasının ucunu gördüm. Almak için elimi uzattım, o da ne? Çocukluğumda küçük dayımın getirdiği arabanın tekerleği... Çok eskiden yaşadığım o sevincin anısı canlandı birden gözümde.

Mayıs ayında güzel bir sabahtı. Güneş pırıl pırıldı. Pusudaki kedilerden civcivlerini korumak için gerinerek gezen tavukların got got got sesleri, sebzeleri çapalayan babaannemle küçük halamın belli belirsiz duyulan konuşmalarıyla birleşiyordu. Hafif esen yelde iğde ağacının bayıltıcı kokusu, arada bir “Sakın çok uzağa gitmeyin” diye uyaran annemin sesine karışarak kendi yaptığımız tahtadan arabalarla oynayan kuzenimle bana ulaşıyordu.

Uzaktan küçük dayımın bize doğru geldiğini görmüştüm. Her zamanki gibi gülümsüyordu. Elinde bir paket vardı, demek ki İzmir’den dönmüştü. Oyunu bırakıp ona baktım. Sabah güneşinin parlak yüzeyine çarparak aydınlattığı kırmızı bir paket tutuyordu. Bakalım bu kez nasıl bir hediye getirdi diye düşünürek ona doğru koştum.

Dayımdı ama abi kardeş gibiydik. Her konuda bana hep aydınlatıcı bilgiler verirdi. Ne çok şey biliyor diye düşünürdüm hep. Örneğin bir gün, dedemin belki yüz kez anlattığı su değirmeninin buğdaydan nasıl un ürettiğini sormuştum. Hiç üşenmeden bana küçük bir su değirmeni yapmıştı.  Eğeyle sağını solunu düzelttiği iki taşın iç yüzeylerini buğday tanelerini öğütülebilsin diye çiviyle oymuş, ortalarını da el matkabıyla delmişti. İnce bir inşaat demirini mil olarak ayarlamış, eski bir saatin dişlileriyle tulumbadan gelen suyun çevirdiği çarkın yarattığı enerjiyi taşların dönmesine aktaran bir mekanizma yapmıştı. İki taşın arasına buğdayı eklemek için büyük bir matkap ucuyla üstteki taşın dışına yakın bir delik açmıştı.  Değirmenimiz başarıyla çalışıyordu.  Gerçi bizim buğdaylar un olmuyordu ama sekiz on parçaya ayrılarak bulgur halinde kese kâğıdına akıyordu. Dayım buna da açıklama getirmişti, üstteki taşın ağırlığı yetmemişti. İşte dayım böyle yaratıcı biriydi.

Güneşten gözlerim kamaşarak dayımın elindeki kırmızı pakete hayranlıkla bakıyordum. "Yeğenim, aç bakalım ne göreceksin" dedi. Hızla paketi açtım: Bir araba! Çamurlukları kırmızı, dört kapılı, diğer tarafları gök mavi. Direksiyonu, vites kolu bile var. Tekerlekleri tenekeden ama siyaha boyanmış, tam lastik rengi. O anda küçülüp o arabanın sürücü koltuğuna oturduğumu ve arabayla turladığımı düşledim. Araba çok büyük görünmüştü gözüme, ne de olsa daha beş yaşındaydım. İki kapının tam  ortasında bir anahtar vardı. Dayım, “Kurma anahtarı. Saat yönünde çevireceksin” der demez onu kurup sofanın merdiven sahanlığına bırakınca araba hızla ileri atıldı, o anda egzozunun da farkına vardım. Araba biraz gidip durdu. Egzoz borusuna dokunduğumu gören dayım, ne düşündüğümü anlamış olacak ki, “Yeğenim bundan duman çıkmaz, biliyorsun biz yakıt olarak benzin kullanmadık” dedi. Sevecen bir sesle "Haydi bakalım güzel güzel oynayın benim gitmem lazım çocuklar" deyip gülerek yanımızdan ayrıldı.

Sevincimden kabıma sığamıyordum, beton verandada oynamaya başladık kuzenimle. Bir ara yan komşumuz Mustafa geldi. Bizi dikkatle izliyor, sabırsızlıkla oyuna üçüncü kişi olarak katılmayı bekliyordu. Nasıl haberleri olduysa mahalledeki tüm arkadaşlar arabamı izlemeye geldi. Herkes bir kez olsun dokunmak ya da kurup gidişini seyretmek için izin istiyordu. Ben, arabayla kazandığım üstünlüğü kaybetmemek için önce nazlanıyor sonra dokunmalarını ve en sonunda da oyuna katılmalarını onaylıyordum.

Akşama kadar durmaksızın oynadık, sonunda araba betonun kenarından kayıp bir kat aşağıdaki taş zemininin üzerine düştü. Sağı solu dağıldı tabii. Canım çok sıkıldı. Muhteşem arabam bir gün bile dayanmamıştı. Yapacak bir şey yoktu. Sanki sonra kendim tekrar birleştirip eski haline getirecekmişim gibi her parçayı dikkatle ayırmaya başladım. En çok ilgimi çeken yanı, yürümeyi sağlayan yaylı mekanizma kutusu ve kurulu haldeyken tekerlekleri döndüren dişlilerdi. Kuzenim, çamurlukları çok beğenmişti, istemeyerek de olsa ona verdim. Diğer arkadaşlarım da arabanın başka parçaları için yalvaran gözlerle bakmaya başlayınca dayanamadım her birine birer parçasını dağıttım. Kala kala bana tekerlekler ve kurma anahtarı kaldı.

İşte şimdi evimizin unutulmuş bir köşesinde o teneke tekerleklerle karşılaşıyordum. Gözüme çok büyük görünen üç dönümlük bahçesinde dilediğimiz gibi oynadığımız, bisiklete bindiğimiz, olimpiyatlara katılacakmış gibi koşu yarışları yaptığımız, ilkokula başladığımızda kara dut ağacının altında öyküler okuduğumuz o çiftlik evinin önünden ne zaman geçsem hep bu anı canlanır gözümde: Mavi kırmızı arabam. 

 

Celalettin TÜRKOĞLU