MEHMET ŞİRİN’İ TANIR MISINIZ, ŞİMDİ NEREDEDİR BİLİR MİSİNİZ?

MEHMET ŞİRİN’İ TANIR MISINIZ, ŞİMDİ NEREDEDİR BİLİR MİSİNİZ?

Soğuk bir kış günüydü. Yollar kapanmış, Batman’ın köylerle bağlantısı neredeyse kesilmiş, sokaklar iyice tenhalaşmıştı. Hastanede,  poliklinikte günde yetmiş seksen olan hasta sayısı yarıya düşmüştü.  Onlar da sadece şehir içinden gelenlerdi.

Reçetesini yazdığım hastamı uğurlamak için kapıyı açtığımda, muayenehanemin bekleme salonundaki birkaç hastanın arasında, yere çömelmiş bir adamın kucağında, başını babasının göğsüne dayamış, zorlukla nefes alan beş altı yaşlarındaki bir çocuk dikkatimi çekti. Hemen onları içeri çağırdım. Baba, hızla doğruldu, âdeta koşarak odaya girdi, bir yerini incitmekten korkarmışçasına, oğlunu yavaşça muayene masasına bıraktı. 

Zavallı küçüğüm yatmakta zorlanıyor, hava açlığından burun kanatları açılıp kapanıyor, göğsü hızla inip kalkıyor, kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Dudakları, el ve ayak uçları, oksijensizlikten mosmordu. Muayene ettim. Zatürre her iki akciğerini kaplamış, ileri derecede kalp yetmezliğine sebep olmuştu.

Sason’un bir dağ köyünden geliyorlardı. Baba, çocuğu kâh sırtında, kâh kucağında taşıyarak ana yola kadar yürümüş, sonra tek tük geçen arabalardan birine binerek buraya kadar zorlukla gelebilmişti.Başında poşusu, sırtında eskimiş ceketi, altında şalvarı, ayakkabısından taşan el örgüsü yün çoraplarıyla üstü başı pek perişandı. Belli ki sigortası da yoktu.

Ben SSK Hastanesi’nde çalışan tek çocuk hekimiydim. Devlet hastanesi henüz açılmamıştı. Yatırsam en az sekiz on gün hastanede kalacak, yüklüce bir para ödemeleri gerekecekti.

"Ambulansla sizi Diyarbakır Tıp Fakültesi hastanesine göndereceğim" dedim.

Adamın gözleri büyüdü, kolları iki yanına düştü, öylece bakakaldı. Sonra salonda bekleyenlere dönerek "Liwiâjari, bişişkek baş heye?" dedi, yani "Bu şehirde iyi bir doktor yok mu?" diye sordu.

İçimden "Aradığın doktor benim, tedavi masrafını da ben ödeyeceğim" dedim. Salondakilere birazdan döneceğimi söyledim. Babayı ve oğlunu,  kendi arabamla, hastaneye götürüp, servisime yatırdım.

O gece evde üç ve sekiz yaşındaki iki çocuğumu uyur bırakarak, iki saatte bir hastaneye gidip geldim. Kitaplardan öğrendiğim ama ihtisas yaparken bile kullanmaya ihtiyaç duymadığım ilaçları onun için kullandım. Ertesi sabah biraz rahatlamış, birkaç yudum su içebilmişti. Annesi de gelmiş özenle onu yedirip içiriyor, iyileşmesi için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Üstünü başını değiştirip tertemiz giyinince güzelleşmişti. Günler geçti, Mehmet Şirin gitgide düzeldi, kocaman güzel kara gözleri daha canlı bakmaya, hatta konuşmaya başladı. Artık koridorda bile geziniyordu.

Derken karlar eridi, yollar açıldı. Mehmet Şirin’in taburcu olma vakti geldi. Gitmeden önce benden resmimi isteyen ilk ve son hastam oldu. Fotoğrafımın arkasına ismimi yazdım mı, hatırlamıyorum. Bir hafta sonra kontrole geldiğinde elindeki bir sepet yumurtayı gülerek bana vermesi, meslek hayatımda aldığım en büyük teşekkür oldu.

İşte bu yüzden sorunlara hep acil bir çözüm ararım. Herkesin derdi benim derdim olur, sanki dünyayı sırtımda taşırım. Kimseye kolayca hayır diyemem. Sakin görünümüme rağmen her işi acele acele yaparım. Geceleri "Ne kadar uyusam kârdır" diye erken yatar, akşamları uykumu kaçırır diye çay kahve içmem. Sabahları ev halkı daha uykudayken erkenden kalkıp o günün ana yemeğini ocağa koyduktan sonra çayı demleyerek kahvaltıyı hazırlar, yemek yerken lokmaları çiğnemeden yutarım. Takıp takıştırmadan fazla da düşünmeden ne bulursam giyip çabucak evden çıkarım. Kış gecelerini ve soğuğu sevmem. Yapılacak bir iş varsa önce onu yapıp bitirmek için uğraşıp (her zaman da bir iş vardır) keyfi sonraya bırakır, sanki arkamdan kovalayan varmışçasına hızlı hızlı yürür, asansörü bekleyecek sabrım olmadığından yukarı katlara merdivenlerden çıkarım. Az konuşur, çok dinler fakat konuyu iyice anlamak için karşımdakine fazlaca soru sorarım…

Ah Mehmet Şirin ah…

 

 

 

Nesrin KALAYCIOĞLU