MUCİZE
Başım ellerimin arasında kaldırıma çöküp kalıyorum.
Etraftan bir esnaf koşup yanıma geliyor.
“Çok geçmiş olsun abla, büyük bir şey atlattınız. Şu sudan biraz için kendinize gelirsiniz” diyerek elime bir şişe su, bir de kâğıt mendil tutuşturuyor. Herkes telaşlı... Çevremde şaşkın sesler...
Sudan bir yudum içip, mendili kanayan koluma, yaranın üzerine yapıştırıyorum.
Ne kendime gelmesi... Bu bana dokunmaz ki!.. Alışığım ben! Kafama gökten uçak düşse şaşırmam, o derece...
On beşinci kattan düşen cam blok paramparça yanı başımda duruyor. Sanırım yakınlığımız bir karış. Rüzgârda sallanıp gelmiş beni bulmuş.
Pis pis sırıtıyorum. Sebebi yok. Yine paçayı kurtarmanın mutluluğundan ya da yok artık, bu kadar da olmaz ki diye sinirden ...
Haziran ayında , güzel bir sabah doğmuşum. Aile geniş, sürekli etrafımda olan, benimle ilgilenen ev halkı. Aynı sene bir ekim günü, elimde plastik bebek, saçlarını tutmuş sağa sola sallayıp kahkahalar atıyormuşum. Oyunumun yarattığı rüzgâr tatlı tatlı yüzümü yalıyor, bebeğin saçları burnumu gıdıklıyor. Garip ama yalnızım divanda. Bir anda hopppp yerdeyim. Yerdeymişim yani. Hık deyip son bir nefes verip tıkanıp kalmışım. En yakında babaannem varmış, şanslıyım ki o varmış... Annem olsa, yanıma düşer bayılır beni kaderime terk ederdi herhalde. Babaannemin soğukkanlılıkla baldırıma attığı cimcik beni kendime getirmiş. "Yaaa neredesiniz siz, el kadar çocuğu divanda yalnız bırakıp gitmek ne?!" diye söylenemiyorum tabii o zaman. Halbuki sonradan kayınvalidemden duyup, güleyim mi ağlayayım mı bilemediğim bir yöntem var: Çocuğu divana oturtup, etrafına pamuklar diziyorsun. Çocuğun huylu bir şey olup pamuğa dokunmaktan çekinmesi şart tabii... Kıpırdasın da o çemberi aşıp çıksın kolaysa! Siz de koysanıza yanıma öyle tüylü birşeyler, ne bileyim şeftali olur, kuş kanadı olur. Ama yok!.. Gerçi kuş değil de kocaman, kapkara bir hindi kanadıymış sanırım. Sobanın yanına koyarlarmış, çocuklar çok korkar yanına bile yaklaşamazlarmış. Birden düşündüm de, bizimkiler çocuklarının düşüp kalkmaları konusunda pek de titizlenmemişler sanırım, hatırlıyorum da, zavallı kardeşim geceleri kendi yatağıyla annemle babamın yatağı arasında, düştüğü yerde sıkıştı kaldı defalarca. Belki de ikinci sınıfa kadar okuma yazmayı ondan sökemedi çocuk... Neyse, böyle başlıyor işte benim gidip gelmelerim..
Beş yaşıma geldiğimde, çok özeniyorum sigara içenlere niyeyse. İki parmağının arasına alıp, artistik bir bakış fırlatıp sağa sola, içine çekiveriyorsun sigarayı... O yaştaki gözlemime göre, dumanı değil ,direkt sigarayı... Ucu açıla açıla küçülmüş bir kurşun kalem geçiriyorum elime.Diğer ucu, diş darbeleriyle ezilmiş yumuşak metal, filtre görünümlü. Haydi biraz sigara içeyim. Hüpppp içime çekiveriyorum. Boğazıma kadar gidiyor meret, nefesimi kesiyor! Gözlerimden yaşlar akıyor. Neyse hık mık ediyor kendi kendime çıkarıyorum kalemi yerinden. Ohhh be nefes alabiliyorum yeniden.
İstanbul'a bayılıyorum. Yedi yaşımdan itibaren tüm yazlarım orada geçiyor, evlenip Kınalıada'ya yerleşen halamın yanındayım yaz boyu. Adanın sokaklarında bisikletle dolaşmanın keyfine diyecek yok. O zaman nerede kafaya kask, dizlere dizlik, ele eldiven filan... Yokuş aşağı bas pedala... Uçarak gidiyorum, rüzgâr arkamdan... Saçlarım savruluyor... Yanım orman, önüm deniz... Nasıl mutluyum... Demeye kalmadan taşa takılıp havada perende atıyorum, kafamı betona çarpıp kendimden geçiveriyorum. Adalılar koşuyor yardıma. Yüzüme su çarpıp kendime getiriyorlar beni. Kıyısından dönüyorum yine, kafamda taşıyacağım yara izi mirasım...
İnanın hiç yaramaz değildim. Sakin, söz dinleyen, kurallara uyan bir çocuktum.. Neden bunlar benim başıma geliyordu peki? Şimdi de aklı başında bir yetişkin, macera ve adrenalinden uzak biriyim ama başımda sürekli belayla dolaşan yine benim. Neden?
Haaa haaa, şimdi hatırladım o kadar olayın arasından: Bir gün cam silmeye özendim. Camlar yağmurdan leke leke, çamur yağmış sanki. Evimiz ikinci katta. Annem mutfakta yemek yapıyor, birden kapı çalınıyor. Elindeki işi bırakıp kapıya seyirtiyor. Açıyor kapıyı, karşısında elimde cam bezi, saçım başım dağılmış, toz toprak içinde ben duruyorum. Şaşkınlıktan ağzı açık "Kızım sen salonda değil miydin nereden geliyorsun?". Cevap bile vermeden, mırıldanarak yerime dönüp cam silmeye devam ediyorum. “Yaşıyorum, yaşıyorum”.
MY
Temmuz 2020