SENİN YILDIZIN HANGİSİ

SENİN YILDIZIN HANGİSİ

Arzu sevinçle atölyeye girdi. Anneanneeee diye bağırarak tezgâhın başındaki kadına koştu. Beklemediği sesle irkilen Hayriye Hanım başını hızla çevirdi. Kapının açılmasıyla loş odayı aydınlatan ışık, Arzu’nun anneannesinin kollarına atılmasıyla iyice ısındı ve ikisini birden sarıp sarmaladı. Oda aniden büyüyen bir ışık küresiyle doldu.

Hayriye Hanım “Sen nereden çıktın? Ben seni temmuzda bekliyordum” diyerek şaşkın şaşkın mırıldanırken onu kollarının arasından bir türlü bırakamadı. Arzu “Bu yıl okulum bir hafta erken kapandı. Dayımın köyde işi varmış, ben de onun yanına katıldım, annemlerden önce geldim. Gelincik zamanına yetişmek için elimi çabuk tuttum” diye heyecanla cümleleri sıraladı.

Yaaa, dedi Hayriye Hanım sakince. Geçen yıl ona verdiği sözü hatırladı. Odanın köşesinde üst üste yığılmış kazanlara baktı. Daha yeni kırktıkları koyunları düşündü. Azalan yünlerin yenilerini eğirmeleri, boyamaları gerekiyordu. “Erken geldiğin iyi oldu. Bu yıl yalnız kurşuni değil eflatun da gerek bana. Haşhaş da toplayacağız, ona göre. Hem kazanı yakmışken kışın topladığım çınar kabuklarından yünleri de kırmızıya boyarız. Ne dersin?” dedi duyulur duyulmaz bir sesle.

Bu sırada Arzu tezgâhı neredeyse tamamen kaplayan halıda ellerini gezdiriyordu. Sanki otlamaya götürdüğü koyunların sırtını sıvazlıyor, onları ürkütmemek için parmaklarını çok yavaş hareket ettiriyordu. Anneannesinin son dediklerini duymamıştı.Yanağını yumuşacık tüylere dokundurdu: “Anneanne, bu çok güzel olmuş. Hayat ağacını kâğıda beraber çizmiştik ama gerçeğinin bu kadar büyüleyici olacağını hiç düşünmemiştim. Hangisi ben? Ne olur göster”. Onun coşkusu Hayriye Hanım'ı da sardı: “Bak kızım, şu aşağıdaki küçük sarı üçgen sensin. Anneni bir üst dala yerleştirdim. Onun üçgeni biraz daha büyük. Topladığım sarı sumaklardan boyadığım ipliklerden yaptım seni. Ailemizin küçük ama en etkili güneşi sensin”.

Şimdi ikisi ayağa kalkmış, el ele tutuşmuştu. Geçen yaz sonunda iki karış olan halı neredeyse bitmişti. Arzu heyecanla halıya bir yaklaşıyor bir uzaklaşıyor, anneannesinin kalbinden dökülenleri anlamaya çalışıyordu. Mutluluktan sesi titriyordu: Hayat ağacının altına yerleştirdiğin iki sıra motiften eli belindeyi hatırladım. Doğru bildim değil mi anneanne? Üst sıradaki gözler ne? Hani baklava gibi kutuların içine koydukların, bunların adı neydi?

“Evet gülüm, doğru hatırlıyorsun. İki elini böğrüne dayamış, hayata diklenen kadınlar onlar,  adı da eli belinde. Annem, anneannem, babaannem, ben, sen, annen, kardeşim Nezihe… Herkes var içinde. Ailemizin ağacı biz kadınların analığı, doğurganlığı ve bereketi üzerinde yükseliyor. Hayat ağacımızı besleyen bizleriz” dedi ve biraz soluklandı. Bu arada Arzu küçük üçgen ve dörtgenlerden ibaret kadınların üzerinde elini bir sağa bir sola hızla gezdirdi. Kadınlara hayat verircesine yünleri her iki yana yatırdı. Bir yandan da özlediği o hafif tozlu yün kokusunu almak için burnunu dikleşen yünlere dayayıp uzunca öyle kaldı.

Hayriye Hanım devam etti: “O gözleri oraya ailemizi kem gözlerden korusun diye dokudum. Biraz üste yerleştirdiğim pıtırak da kötü bakışları savuşturur. Hatırlar mısın? Geçen yaz kırlarda sana göstermiştim. Şöyle yuvarlak, dikenli bir bitkiydi. Uçtuğunda çevresindeki ince dalları ve yaprakları yakalar, kendi üzerinde tutardı. Onu halıya iç içe iki baklava ve kenarlarına bir dolu diken koyarak gösterebildim”.

Arzu bu arada annesinin sözlerini hatırladı. Nazar ve kem göz diye bir şey yoktu ki... Anneannesini üzmemek için ona bir şey demedi. Zaten o anda düşüncesi başka bir yöne kaymıştı.

“Anneanne! Anneanneciğim! Yoksa bu minik tezgâhı benim için mi hazırladın?” diye neşeyle yerinden fırladı. Odayı neredeyse tamamen dolduran büyük tezgâh birdenbire yana kaydı, çözgüleri pırıl pırıl parlayan küçük tezgâh öne çıktı. Yakınındaki askıda en sevdiği  lacivert, kırmızı ve mor çile ipler belirdi. “Evet kuzum, tabii senin için hazırladım. Geçen yıl göstermiştim unutmamışsındır. İlmeyi iki çözgü telin etrafından dolandıracaksın, sonra çözgülerin arasından çıkarıp bağlayacaksın ve en sonunda dışta kalan parçayı dikkatlice keseceksin. Bakalım attığın bu düğümlerle yaz bitmeden küçük bir halı dokuyabilecek misin?”

Hayriye Hanım sözünü daha bitirmemişti ki Arzu dışarı fırladı. Oda eski loş halini aldı. Kenarda birkaç leğen, askıda değişik renkte iplikler ve ortadaki tezgâhtan başka herşey görünmez oldu. Kocaman atölye yine küçülüvermişti işte. Arzu rüzgâr gibi geri döndü. Taptaze hava odayı doldurdu. Her yer ve Hayriye Hanım'ın yüreği genişledi. Küçük tezgâh tekrar belirdi. Arzu elinde taşıdığı dokuma parçasını hiçbir şey söylemeden çözgülerin üzerine bıraktı.

Hayriye Hanım anladı. Hayatımın yıldızı, dedi ve Arzu’ya sarıldı. Bir yandan da tezgâha serilen bu küçük kilimi inceledi. Sevecen bir sesle, aferin... aferin... diyerek küçük kızın başını birkaç kez okşadı: Yıldızı tam öğrettiğim gibi yapmışsın, aferin...

Arzu gururla “Çok severek yaptım anneanneciğim. Her gün bir saat ayırdım. Bir alttan bir üstten iplikleri geçirdim. Sonra da verdiğin tarakla sıkıştırdım. Lacivert üzerine kırmızı yıldızımı çıkarttım” dedi ve duraksadı. Annesiyle arasında geçenleri söylemeli miydi? Derslerini aksatacak diye annesi bunlarla uğraşmasını istememişti. Önceleri her akşam tartışmışlardı. Sonra dinlence zamanında bir saati geçmemek üzere dokumasına izin çıkmıştı. Yok yok şimdi onları anlatmanın sırası değildi.

Bulutların gidişiyle pencereden süzülen güneş ışınları halının birbirinden canlı renklerini ortaya çıkardı. Anneannesinin aylarca emek verdiği bu renk cümbüşünden gözlerini alamıyordu Arzu: “Senin halının hikâyesini konuşmayı daha bitirememiştik ki... Şu kutunun üzerindeki üç dik çizgi ve yanlarındaki alt kenarı eksik üçgenler neyi gösteriyor?” Hayriye Hanım gözlüklerini iyice yerleştirip bir zanaatkârın gururuyla Arzu’nun gösterdiği yeri ilk kez görüyormuşçasına dikkatle inceledi: “Onlar bereket getirecek eller. Biraz önce anlatırken yarım kaldı, bir de pıtrağın karşı tarafına yaptığım akrep var. Görüyorsun pekçok kolu dışarı çıkmış. O da bizi zararlı canlılardan uzak tutacak”.

Arzu, hayat ağacının tepesine doğru yükselen kartal kanatlarını ve kuşları tanımıştı.Onun gözlerinin nereye takıldığını farkeden anneannesi “Kartallar da hayat ağacımızı ve güneşimizi koruyacak” dedi ve aniden sustu. Gözlükleri buğulanmıştı. Sanki halıdan kanatlanan kuşlardan başka bir şeyi görmüyordu. Deden dedi, boğazı düğümlenmişti. Arzu da bir şey söyleyemedi. Anneannesinin içindeki fırtınanın dinmesini bekledi. Bir süre sonra Hayriye Hanım sesi titreyerek devam etti: “Her insanın bir yıldızı vardır. Hayatı boyunca onu izler, yol gösterir. Her insan ölünce ona yükselir”. Biri ters diğeri düz, iç içe yerleştirdiği üçgenlere baktı. Gözleri en parlak yıldızdaydı, bir türlü ondan ayrılamadı.

Arzu ne yapacağını şaşırdı. Anneannesini tekrar yanına getirmek istedi. Kapının arkasına gizlenmiş eski bir sandalyeyi halının önüne çekip üzerine çıktı. Hayat ağacının en üstündeki sahneyi tamamlayan ve uçlarına iki üçgen yerleştirilmiş yatay S motifini göstererek “Yılan var! Yılan var!” diye bağırdı. Anneannesi dolaştığı diğer dünyadan hızla geri döndü ve ona gülümsedi. “O yılan bizim gücümüz kuvvetimiz. Ailemizin ejderi. Ölümsüzlüğümüzün damgası” dedi ve sandalyenin üzerindeki Arzu’yu kucakladı. Halının dış çerçevesini belirleyen girintili çıkıntılı su yolunu göstererek “Bize ölüm yok kuzum, yenilenen yaşamımız sonu olmayan bu yollarda devam edecek” dedi. Kucakladığı Arzu’yu tüm gücünü toplayarak sandalyenin üzerinden aldı. İkisi birlikte hayat ağacının dallarından tırmanmaya başladı. Başlarının üzerinde uçuşan kuşlar da özgürce yükseliyordu. Bir anda yanlarında beliren kartalın kanat vuruşlarının rüzgârını yanaklarında hissettiler. Yılanın gücü her yeri doldurdu. Su yollarından taşan dalgalar büyüdükçe büyüdü. Kendilerini o yüksek dalgaların üzerinde buldular. Birbirlerine sevgiyle sımsıkı sarıldılar. Sonra… Hiç farkında olmadan yıldızlara doğru yükseldiler yükseldiler yükseldiler...

 

BSA

29 Ekim 2020

Ankara

Emre APAYDIN