TÜTÜN

TÜTÜN

 

Daha güneşin doğmasına üç saat vardı. Temmuz ayındaydık. Dayım bizden önce kalkmış, atı eyerlemiş ve at arabasını hazırlamıştı.  Arabaya koşulmuş at da uykusunu alamamış gibi, kafasını önüne eğmiş, sağ ön ayağını yere vurarak tok bir ses çıkarıyordu. Hadi herkes arabaya binsin, tarla yolcusu kalmasın, der gibiydi. Dayımın "Geç kalıyoruz" diyen buyurgan sesiyle hepimiz at arabasına doluştuk. Arabanın en arkasında, toplanacak tütünlerin yerleştirileceği boş küfeler, onların hemen önünde ailenin tüm bireyleri, en önde arabayı süren dayım ve yanında ben yola koyulduk.

Yolda bizim gibi tarlalarına giden diğer arabalardan başka kimseler yoktu. Gecenin o saatinde atların nallarından ve arabaların tekerleklerinden başka bir şey duyulmuyordu. Yerleşim yerlerini geride bırakmıştık, yıldızlar göz kırpar gibi yanıp sönüyordu. Gediz nehrinin kolu Kumçay’ın kenarındaki toprak yola gelmiştik bile. Çayın kenarındaki çalılıklara gizlenmiş ateş böceklerinin yanıp sönen ışıklarını görüyordum. Yıldızlar, ateş böcekleri ve nazlı nazlı akan Kumçay’ın belli belirsiz sesine karışan tekerleklerin tınıları büyüleyiciydi. Dayımın "Buraya kadar! Herkes aşağı!" diyen tok sesini duyar duymaz atladım.

İskeleti ağaç direklerinden, duvarları ve çatısı kapancalardan çatılmış çardağa yerleşiverdik. Tarladan topladığımız domates, biber, salatalık, evden getirdiğimiz peynir, yol üstündeki fırından aldığımız el yakan ekmek ve yeni demlenen çayla kahvaltımızı yaparken, iç ferahlatıcı sabah esintisinin kapancalara çarparak gelen sesini dinliyordum. Tarla komşumuzun "Ooo, bugün erkencisiniz" diye ünleyişiyle irkildim. Dayım,

- Ne yapalım bugün çok işimiz var, tütün yanmadan kırmamız gerek, diye yanıtladı bariton sesiyle.

Karnımız doyunca işe koyulduk. Tütün kırarken bir dizi ağaç kurdu tahtaları kemiriyormuş gibi kırt kırt ses cümbüşünden başka bir şey duyulmuyordu. Dedem “Oğlum bir türkü söyle de canlanalım” deyince dayım o gür sesiyle başladı çığırmaya:

Ateş attım samana

Bak dumana dumana

Senin zalim ananı

Ben getirdim imana

Gımıldan gımıldan gımıldanıver

Sabah serinliğiyle bu güzel türkü birleşince daha hızlı çalışmaya başladık. Kırılan tütünlerin pastalları(demetleri) küfelere ustalıkla yerleştiriliyor ve devam ediliyordu. Gün doğmuş, cırcır böceklerinin ve kuşların sesleri başlamıştı. Küfeler tepeleme dolmuş, işimiz bitmişti.  Kulübede kalan eşyaları toplarken zıp zıp zıplayan bir tepeli saka, kahvaltımızdan kalan kırıntıları yiyordu. Dayımın "Hadi be yeğenim hepimiz seni bekliyoruz" demesiyle arabaya atlayıverdim. Gelirken olduğu gibi arabamızın seslerine, Kumçayı'nın sesi ve ağustos böceklerinin korosu eşlik ediyordu. Yorgunduk, bu doğal ninniyle tatlı tatlı kestirerek eve dönmek ne güzeldi.  Oysa daha çok iş vardı.

Eve gelir gelmez, anneannem mutfağa gidip çayımızı koydu. Birşeyler yemek isteyen var mı diye sordu, herkes sadece çay içecekti. Tütün dizmeye oturduk. Hani sinek uçsa duyulur derler ya işte öyle bir sessizlikte çalışıyorduk.  Sadece zırap zırap tütün dizme sesi vardı. Dayımın başladığı  “Kara bahtım kem talihim/ taşa bassam iz olurtürküsü bizi  tekdüzelikten kurtarıp hızlandırdı. Peşi sıra ne güzel türküler söyledi:  

Evreşe yolları dar/Bana bakma benim yarim var"

"Bülbülüm altın kafeste/Öter aheste aheste"

"Kırcaliyle Arda arası/Saat sekiz sırası,Of aman aman nalbandım/Nalbandım saramadım aldandım"

"Şu dereler şu düzler ammanammanamman/Kem küm dökülen sözler/Bom bili bilibili bom bom"

 

Dayımın türküleriyle o kadar hızlı çalıştık ki neredeyse tütün dizme işini bitirmiştik. Günün yorgunluğu üstümüze çökmüş, yavaş yavaş uykumuz gelmeye başlamıştı. Son bir gayretle günlük işleri bitirdik ve uykuya daldık. Bu çalışma tempomuz dayımın  eşsiz önderliğinde eylülün ilk haftasına kadar hep aynı sürdü. Okullar bir hafta sonra açıldığında ilkokul üçüncü sınıfa başlamıştım. Ve o günlerin tatlı yorgunluğu türkülere, türküler göğe karıştı...

 

 

 

Celalettin TÜRKOĞLU