YATAK
İnsanın anayurdu çocukluğudur
Jorge Amado
Tam bir kitap kurduydum. Daha sekiz yaşındayken, dayımın hediye ettiği , On Beş Yaşında Bir Kaptan sayesinde Jules Verne'le tanışmış, sonrasında kâh denizler altında yirmi bin fersah gitmiş kâh arzın merkezine inmiş, bazen de balonla beş haftada dünyayı dolaşıp, aya seyahat etmiştim.
Elime ne geçerse okuyordum, kitap, gazete, dergi, ansiklopedi... Gazete ve dergilerden artistlerin resimlerini kesip defterlere yapıştırır, altlarına bulabildiğim kadarıyla adreslerini de ekler, sonra her birine imzalı resimlerini isteyen mektuplar döşenir, pullayıp yollardım. Nedense Hulusi Kentmen dışında bana imzalı resmini gönderen olmamıştı.
Bir de yemek defterim vardı. Yemek sayfalarından bulduğum tarifleri, bir gün yaparım umuduyla keser sayfalara yerleştirirdim. Aslına bakarsanız bu tariflerden en kolayını, çılbırı ilk yemeğim olarak daha dokuz yaşımdayken yapıp takdir görmüştüm. Ömür boyu bir daha da yapmadım, başka bir yerde de yemedim.
Yıl 1967, kış ortası…
Şeker bayramıydı. Gün boyu misafirler gelmiş, kardeşim en büyük görevi büyük bir ciddiyetle yapmış, koltuklara oturur oturmaz misafirlere hemen kolonya tutmuştu. Sohbet koyulaşırken annem minik kadehlerde nane likörü ve bol köpüklü sade kahve ikram etmiş, ben de arkasından parlak yaldızlı kâğıtlara sarılmış çikolatalarla dolu gümüş kâseyi dolaştırmıştım.
Bayram ziyaretlerine gitmeyi sevmesem de caddenin karşısındaki iki katlı evin alt katında, tek başına oturan Aydın Teyze'ye gitmeye can atardım. Çünkü bana büyük bir insanmışım gibi davranır, herkese kahve yaparken "Küçük hanım, kahven nasıl olsun?" diye sorar, en güzel fincanlarda bana da ikram etmeyi ihmal etmezdi. O eve bayramlaşmaya gitmeyi özlemle beklerdim.
Babam o bayram, bana Yaşar Kemal’in Bütün Hikâyeler adlı kitabını hediye etmişti.
Bahçe içinde, iki katlı, sobalı bir evin alt katında oturuyorduk. Kocaman salonun ortasında demir döküm soba bütün gün gürül gürül yanar, akşam yemekten sonra babam sobanın üzerinde ya kestane pişirir ya da mısır patlatırdı. Annemle teyzem divanda dikiş dikip radyodaki şarkılara eşlik ederken, babamla dayım büyükçe sehpanın üstüne tavlayı koyar, çekişmeli maçlar yapardı.
Çocuklar için yatma vakti gelince, salondan üç kanatlı camlı kapıyla ayrılmış küçük yatak odasının kapısı aralanır, soğuk havası az da olsa kırılırdı. İki katlı metal ranzanın üst katında ben, alt katında kardeşim yatardı.
Yatağa gitmeden önce, annemin diktiği, Sümerbank’tan alınmış çiçekli pazenden pijamalarımızı giyer, sobaya yaklaşır, önümüzü arkamızı iyice ısıtıp koşarak, soğuk, kalın yorganın altına çabucak girer, yatak ısınana kadar kardeşimle konuşur, kıkırdardık.
Şimdiki gibi aklımda. Ben, o yıl ortaokulun ikinci sınıfındaydım.
Zemheri ayı, dışarda kar, buz, ayaz. Yorgan yetmiyor, üstüne bir de Sümerbank malı kalın yün battaniyeler serilmiş. Sıcacık oturma odasını bırakıp buz gibi yatağa girmişiz. Kardeşim hemen uyumuş. Derken salondaki sesler de kesildi, lambalar söndü, arka odaların kapıları açılıp kapandı. Uykum yoktu. Işığı açtım, elimi duvarda kitaplık haline getirilmiş nişteki rafa uzatıp babamın o gün bana hediye ettiği kitabı alıp okumaya başladım.
Ben yaşlarda, okumak için yanıp tutuşan ama çalışmak zorunda olup kalacak yerleri olmadığı için sıtma ağaçlarının altında gecelerken, bunu öğrenen bir arkadaşlarının çağrısıyla, onun tek gözlü evinin damında yatan iki çocuğun öyküsüydü. Olay istasyon, otel, mahalle meydanı ve bir evin damında geçiyordu.
Öykü şöyle başlıyordu:
Şimdiki gibi aklımda. Ben, o yıl orta okulun üçüncü sınıfında, bizim Durmuş Ali de ikincideydi. İkimizin de parası yoktu. Durmuş Ali’nin umudu, parasız yatılıdaydı. İmtihana girmiş, yüzde yüz kazanacağından emindi. Bana gelince ben, bir umutsuzluk içinde yuvarlanıyordum. Nereye gitsem, ne yapsam? İki yıldır geceleri çalıştığım fabrika, bu yıl beni almıyordu. Talebeleri fabrikada çalıştırmak yasakmış! Neden yasakmış, bir türlü anlayamıyordum. Bu yıla kadar ne güzel, çalışıp okumuştum.
Beş parasız… Başımı sokacak bir ağaç kovuğu bile yok! Durmuş Ali ile bir zaman istasyonun önündeki sıtma ağaçlarının altında geceledik. Sonra olmadı. Bekçiler de rahat vermiyorlardı. Çok iyi bir arkadaşım vardı, Yusuf, Beni çok severdi. Sıtma ağaçlarının altında gecelediğimizi nasılsa öğrenmiş.
Bir gün utana utana "Bizim damın üstünde yatsanız" dedi. Deli gibi sevindik. Durmuş Ali ile kucaklaşıp öpüştük... Bekçi korkusu yok bir şey yok. Damın üstünde bir ev sıcaklığı, bir baba ocağı sıcaklığı…
Ben bu satırları okurken salondaki soba sönmeye yüz tutmuş, serin odamız soğumaya başlamıştı. Hikâyede de güz gelmiş, yağmurlar başlamıştı, geceler iyice soğumuştu.
Sonra… Sonra o karanlık, bir kara çul gibi, kapkaranlık Çukurova yağmurları başladı. Hava biraz bulutlandı mıydı, bir de yağmur çiselemeye görsün, Durmuş Ali hemen, okuldan eve fırlar, yatakları damın saçağının altına indirir, koşa koşa geri gelirdi. Yağmurlu günlerde, eve, yani saçağın altına gece yarısından sonra, ortalıktan el ayak çekilince gelir, usulcacık yataklarımıza girerdik. Saçak altında yattığımızı elâlemin görmesinden bir utanır, bir utanırdım ki biterdim. Durmuş’u derseniz, o oralı bile olmazdı.
Yağmurdan yatakları ıslanınca her şeyi toparlayıp saçak altına kaçan çocukların manzarası gözümde canlanınca kendimi tutamadım, yüksek sesle gülmeye başladım. Sesime uyanan kardeşim "Abla üşüyorum" deyince gülme krizim tuttu. Kendi battaniyemi onun üstüne örttüm.
Bir ikindi üstü bir yağmur boşandı, gök delinmiş gibi… Durmuş fırladı ama, yetişememiş, yataklar çıpıldak su.
Bir otel bilirdim, eskiden birkaç gün yatmıştım. Otel deyince… Gariplerin yatağı. Güzel Yurt Oteli… Oteller o zamanlar çok ucuzdu… Bir yatak elli kuruş… Gel gör ki elli kuruş!…Katip, yatağımız olduğu için, koridorda, geceliği on kuruşa yatmamıza razı oldu.
Gece yarısını buldu. Yataklar önümüze serili duruyor. Uykumuz geliyor, gözlerimizden uyku akıyor ama, yataklara girilmez ki… Gözümüz yataklarda, içimizde hasret, rahat bir yatak, bir uyku hasreti…
Battaniyem eksilmiş, oda da iyice soğumuştu. Soğuktan titremeye başlamıştım ancak kitabı elimden bırakamıyordum. Onların halini düşününce, kendimi gülmekten alamıyordum. Kahkahalarımın şiddeti gittikçe artıyor, duyulmasın diye başımı yastığa gömüp, üstüne de yorganı kapatıyordum. Ne çare…
Gece yarısı bir hayli aşmış. Gözümü açtım, merdivenden iki genç kadın göründü. Yataklara basmamağa çalışarak kapıyı açtılar. Bizlere hayretle bakıp “Bu yataklar sizin mi?” dedi.
- Bizim.
- Vakit çok geç yatsanıza!...
Ampulün sönük ışığında, bereket, yatakların ıslaklığı belli olmuyordu.
- Yatsanız iyi edersiniz.
Durmuş Ali:
"Is…" dedi. Sertçe ağzını kapattım. Kadın huylandı. Varır yatağa bakar, yaş olduğunu anlar diye de deli oluyordum.
Aşağıdan bir ses geldi, yarı sersem, yarı uykulu…
- Neye gülüyorsun?
- Is… dedim, gülmekten gerisini getiremedim.
- Ablaaaa, ışığı söndürüp neden yatmıyorsun?
- Hiiiiç… Uykum gelmiyor da…
Işığı söndürdüm. Hem soğuktan hem gülmemek için kendimi tutmaktan titriyorum. Hikâyenin sonunu merak ediyorum. Tekrar okumaya başladım.
Tuvalete kalkınca ışığı gören babam geldi bu sefer.
- Kardeşin uyumuş, neden yatmıyorsun? Vakit çok geç oldu, hadi yavrum yat, uyu.
Kitabı gösterdim, "Bitiyor baba, az kaldı" dedim.
- Allah rahatlık versin.
Kapı kapandı.
"Kalk ulan!" dedim. "Kalk! Sersem gibi burada uyuyacağına". Çocuk neye uğradığını bilemedi, gözlerini tekrar yumdu. Başı önüne düştü. Gene dürttüm. "Kalk ulan, kalk da yatağına gir, orada uyu!"… Elinden tutup yatağına soktum, Durmuş, duyulur duyulmaz bir sesle:
"Abi be, ne de soğuk!" Yatak su gibiydi.
Okumaya devam ettiğim sayfada, yataklarının ıslak olduğunu oteldekiler anlamasın diye çocuklar mecburen yatağa girmişlerdi, soğuktan dişleri birbirine çarpıyordu.
"Abi be… Vallahi üşüyorum. Üşümekten ölüyorum… Vıcık vıcık… Su… Abi be! Sana diyorum be!"
Oda iyice soğumuştu. Ben de titriyordum. Çocuklar ısınmak için parka kadar koşmaya karar verdiler.
"Yürü parka kadar koşalım, ısınırız". Parka kadar koştuk. Isınmıştık…
O an üstüme bir hırka almak aklıma geldi. Yavaşça ranzadan inip dolaptan en kalın hırkamı alıp giydim.
Ben de biraz ısınmıştım, okumaya devam ettim. Hikâyenin son cümlesini okuyup, yüzümde bir gülümseme, uykuya daldım.
Durmuş Ali, bir ara bana döndü. Birden aklına gelmiş gibi "Abi be" dedi, "Sahiden, o ıslak yataklara biz ne diye girdik?"